Kaybolan Futbol Topunun Ardından…

Mahalle Maçı

Bir an geldi ve mahallenin toprak sahasından tıngır mıngır kaçan futbol topu bulutları delip, geçen dev plazaların önüne doğru yol aldı, arkasından koşturan çocukların kaygı dolu bakışları arasında takım elbiseli bir adamın elleriyle kavuştu. Adam, topu koltuğunun altına sakladığı gibi arkasına bakmadan hızlı adımlarla kayıplara karıştı. Çocukların çaresiz arama tarama gayretleri sonuçsuz kaldı, kaybettikleri topu ancak televizyonda, kendilerinden ve stadlardan fersah fersah uzakta gördüklerinde gerçekle yüzleştiler. Mahalleler dev sitelerle, alışveriş merkezleriyle dolarken adeta minik yürekleri de ıssızlaştı. Toprak sahanın yerini televizyon ekranı aldı, verdikleri pasları yan komşunun oğlu Ahmet değil sanal karakterler aldı. Paylaşmanın değil, sahip olmanın ihtirasıyla yaşar oldular.  Nasıl olursa olsun kazanmanın tek değer olduğu günlere uyandılar…

Çocuklar o gün topu kaybettiler, hala da geri alamıyorlar…

Ara ara o topu geri alıp, çocuklara geri şutlamak isteyen oldu modern dünyanın Don Kişotlarını oynarcasına. Tek tük kahramanlar çıktı ara ara, kendilerine diretilenleri elleriyle itti, önce arma forma dedi, haksız penaltıyı taça attı, tesislerden en geç çıktı, attığı golden sonra ilk tribünlere gitti. Adamken bayrak adama dönüştü, mahalle maçında koşuşturan o çocukların edasıyla yıllarını yeşil sahalarda geçirdi. Belki de elden alınan o topu bulup, geri vermek için didindi durdu.

Bu yazım doktor Socrates olmak üzere o sayısız kahramana nacizane hediyem olsun. Onların çabalarının yanında toz zerresi kalır ama kalbi futbol için atan genç yürekler bu değirmenlere karşı dikilen bu cesur adamları da hatırlasın, tanısın, ansın. Bir kaç formanın arkasına da sadece Ronaldo, Messi değil Socrates, Maradona, Best, Cryuff yazılsın. Bu yüce kahramanlar sadece doğum ve ölüm günlerinde değil, her zaman anılsın.

Tüm bu düşünceler kafasından geçiyorken sokağa çıkıyordu bu satırların yazarı bir umut bir boş arsa, bir toprak saha görürüm diye, giden sadece top olmamış aslında, ruh da kaçmış gitmiş aslında bir yerlere. Halı sahanın sentetik zemini gibi o da yapay bir hal almış yaban ellerde.

Bir gün İkibinonbirde kaybettiğimiz Socrates’i  rüyamda gördüm ve sordum, “Neden üstad” dedim, “Neden o zorlu mücadeleye girdiniz güzel futbol adına, önlemenez kaybediş daha o zaman başlamıştı aslında…” Gülümsedi büyük kaptan, “Kaybedilmiş bir şey yoktur dostum, kazanılan kalpler ve zamana meydan okuyan güzel anılar vardır sadece…” Uyandım ve yine dünyanın en güzel Brezilya takımının maçlarını seyrettim bir de hayıflandım soramadım “Çocuklar o gün topu kaybettiler, hala da geri alamıyorlar, ne yapacağız üstadım…” diye. Belki yine bilgiçce gülümseyip, şaşırtırdı beni her zamanki dahiyane cevabı ile…

Sonra şans bu ya çocukların topunu alan zat-ı muhtereme denk geldim ertesi gün de. Omzunu dürtüp, kulağına fısıldadım: “Futbolun endüstrisi olmaz sanatın fabrikası olmayacağı gibi, ikisinin de emekçisi olur ama seri üretimi olmaz, kalıbına sığmaz gerçek futbolcu tuvaline korkusuz fırça darbelerini indiren sanatçı misali. Yetiştirdiğiniz robotların da bir gün elbet sonu gelir, yıkılır güçlünün güçsüzü ezip, geçtiği yalanlar sistemi…”

Bir şarkıda der ya “Bana hayalperest diyebilirsiniz ama öyle olan bir tek ben değilim” diye, belki de bir gün hayalimde de olsa çocuklarla buluşturabilirim o topu. O zaman görevimi tamamlamış olmanın huzuruyla selamlarım tekrar o büyük futbol doktorunu….

Güzel oyunu daha da güzel kılanlara selam olsun….

Posted in Futbol | 2 Comments

PTT 1. Lig’i Sevmek İçin 11 Sebep

Son yıllarda artan bir merakla takip ettiğim iki numaralı futbol ligimiz her sezon zorlu ve keyifli mücadelelere sahne oluyor. Eski dönemlere oranla kalitesi her açıdan çok artan ligin şu an geldiği seyir zevki seviyesi için emeği geçen herkese teşekkür etmek gerek, tabii ki altyapıdan finansal tabloya gidilecek çok yol var ama çoğu zaman Süper Lig maçlarından daha çok keyif veren oyunlar lige olan iştahı iyice artırıyor.

1) Her Sene Hem Üstte Hem Altta Kıran Kırana Rekabet

1. Ligi takip edenler her sene farklı takımların zirveye oynayıp, zorlu bir düşmeme mücadelesine girdiğini seyredebiliyor. Süper Lig’in benzeri bir büyük takım hegomanyası olmadığından o sezon iyi bir kadro tutturup, seyircisiyle bütünleşebilen takımlar Süper Lig’e çıkma macerasını sonuna kadar sürdürebiliyor. Efsanevi takımlar ise düşme tehlikesi yaşayabiliyor. (Hatta ne yazık ki Sakaryaspor, Malatyaspor, Altay, Kocaelispor ve Diyarbakırspor gibi birinci ligde yer almış, Türk futboluna önemli katkılar yapmış takımlar daha alt liglere düşerek zor günler yaşamaya başladılar) Bu yönüyle PTT 1. Lig’i vitesi düşük bir Bundesliga olarak nitelendirmek mümkün. Sürprizlere açık sonuçların süreğen olması ise heyecanı her zaman üst seviyede tutuyor.

2)  Romantik Hikayelere Açık Bir Platform

Tavşanlı Linyitspor

Endüstriyel futbolun acımasız yüzünü üst lig kadar yoğun hissetmediğimiz bir ligde romantik futbol hikayeleri hayata geçebiliyor. Örneğin finansal durumları rakiplerine göre mütevazı olan Bucaspor, Tavşanlı Linyitspor ya da Akhisar Belediyespor gibi takımlar kendi özdeğerleri ile müthiş başarılar yakalayabiliyor hatta köklü rakiplerinin arasından sıyrılıp, Süper Lig’e bile çıkabiliyorlar. Kendi stadları bile olmayıp, şehrin ana takımının stadını kullanan takımlar efsanevi sezonlar geçirebiliyorlar. Kısacası sadece güçlünün borusunun ötmediği bir ligden bahsediyoruz.

3) Her Yönüyle Cefanın Tam Adresi

Futbol emekçilerinin cefayı tam anlamıyla çektikleri PTT 1. Lig, aslında birçok kulübün finansal sorunlarla boğuştuğu bir platform. Bazı kulüplerin stad ve zemin koşullarının bile cefadan pay aldığını söylemek yanlış olmaz. Sözkonusu zorlu şartlara rağmen müthiş mücadele özellikle oyuncuların, taraftarların ve teknik direktörlerin yoğun emeğiyle kesilmeden sürüp, gidiyor. Takımlarının şaşalı günlerini de yaşamış köklü taraftar grupları armanın ve formanın ardından aynı aşkla takımlarını takip etmeye devam ediyorlar.

4) Efsanevi Taraftar Kitleleri

Gözgöz

Süper Lig’ten uzak öyle takımlar var ki sahip oldukları coşkulu ve vefakar taraftar kitleleri üst seviye ligte bulunan takımlarla kıyaslanamayacak kadar muhteşem. Örnekle 2012-13 sezonunda ligde bulunan Göztepe, Karşıyaka, Ankaragücü, Adana Demirspor ve Adanaspor gibi köklü takımların sırf taraftar gruplarını izlemek için bile maçlar takip edilebilir. Süper Lig’i gölgede bırakacak tribün şovları ve tezahüratlar 1. Lig’in en keyifli karelerini oluşturuyor. Bu konuda zayıf kalan takımlar ise puan açısından iddialı hale geldikçe daha da geniş bir kitlenin gücünü arkalarına almaya başlıyorlar ve tribündeki güçlerini yükseltiyorlar.

5) Gönülden de Gözden de Irak Olmayanlar

Gerçek futbolseverlerin tuttuğu takımları yanı sıra hayran oldukları oyuncuları takip etmek gibi alışkanlıkları vardır. Futbolda kariyer biraz da şansa bağlı olduğundan Süper Lig’te beğenip, izini kaybettiğiniz yetenekli futbolcuları PTT 1. Lig’te yakalayabilmek mümkün olabiliyor. Bu konuda futbolseverleri çok şaşırtacak örneklerin bulunduğunu hemen belirteyim, bazı futbolcuların kariyer uzunluklarını görünce insan bu yoğun emeği takdir etmeden duramıyor.

6) Genç Yeteneklerin Er Meydanı

Yetenek avcılığı her ne kadar özellikle daha alt liglerde etkisini gösterse de PTT 1. Lig’in sayısız genç yeteneği barındırdığını görüyoruz. Genç yeteneklerin daha tecrübeli isimlerle olan müthiş mücadelesi maçlara ayrı bir keyif katıyor. Genç isimler Süper Lig’in de kapısını da aralayabilmek adına varlarını yoklarını ortaya koyuyorlar.

7) Her Eve Girebilen Canlı Yayınlar

Maçların devlet televizyonu TRT’den yayınlanması ve şifresiz olması çok büyük bir kitlenin ilgisini süreğen kılıyor. Yaygınlık konusunda yılların tecrübesi ve altyapısı halen rakiplerin önünde olan TRT, televizyon olan her haneye müthiş karşılaşmaları taşıyor. Ayrıca TRT ekolünün tecrübeli ve yetenekli spikerleri de seviyeli anlatım ve yorumlarıyla maçları daha seyredilir kılıyor.

8 ) Maça Gitme Kolaylığı

PTT 1. Lig’de mücadele eden bir takımın şehrindeyseniz maçlara gitme ve bilet bulma konusunda Süper Lig’le kıyaslanamayacak bir rahatlıktasınız demektir. Hatta o gün içinde aniden “Haydi maça gideyim” diye yola çıkıp, stadda yer bulmanız kolay. Hem fiyat hem de ulaşım açısından büyük avantajlar getiren bu duruma rağmen ne yazık ki ligde beklenen seyirci seviyesine ulaşılamıyor. Aslında bu Türk futbolunun genel sorunu, İngiltere ve Almanya’da alt lig takımları bile sezonluk 20.000 gibi seyirci ortalamalarına ulaşırken bizde bu rakam Süper Lig için bile çok iyi ortalama sayılıyor. Türk futbol seyircisi olarak takımları stadda destek konusunda sınıfta kalıyoruz.

9 ) Ligin Ruhuyla Örtüşen Format

PTT 1. Lig’te normal sezon sonunda birinci ve ikinci takımlar direkt Süper Lig’e çıkarken, üçüncü ile altıncı arasındaki dört takım kendi aralarında oynayıp, Süper Lig biletini son alan takım olmak için mücadele ediyorlar. Sezon sonundaki bu nefes kesen mücadele de lige ayrı bir tad katıyor. Sezon boyunca iyi gidip, son dakikada tökezleyen takımlar da emeklerinin karşılığını alabilmek için son şanslarını kullanma hakkını kazanıyorlar. Bu haliyle sistemin en adilane oyun formatını sunduğunu söyleyebiliriz.

10 ) Uçurum Haline Gelmeyen Puan Farkları

PTT 1. Lig’te puan farklarının son haftalara kadar açılmaması ligi çok heyecanlı ve çekişmeli hale getiriyor. Takımların bir galibiyeti bile onları lig sıralamasında ilginç noktalara getiriyor, bu da her takımı süreğen bir mücadelede tutuyor. Çok sıradışı bir durum olmadıkça her takım son ana kadar takip edebileceği bir hedefin yakınında kalıyor bu da heyecan seviyesini sürekli üst seviyede tutuyor.

11) Futbolu Severek Oynayan Kramponlar

Üst lig ile kazançları açısından devasa farklar bulunan PTT 1. Lig oyuncularında halen futbola karşı müthiş bir açlık olduğunu net olarak gözlemleyebiliyorsunuz. Kendini kanıtlamaya çalışan genç oyuncular için bu durum doğal olsa da aynı azmi ve hırsı çok tecrübeli isimlerde de görmek mümkün. Futbolun en saf ve en unutulmaz sayfalarını oluşturan “bayrak adamlar”a bu yüzden bu ligde daha çok rastlıyoruz.

Posted in Futbol | 1 Comment

Ermişlerin Bahçesinden 02 – Özdemir Erdoğan

Özdemir Erdoğan
“Sevdim Seni Bir Kere”, “İkinci Bahar”, “Pervane”, “Bana Ellerini Ver”, “Sağlık Olsun”… İlk duyduğumuz anda hemen eşlik ettiğimiz, aklımızda sözlerin zorlanmadan akıp gittiği birbirinden güzel şarkılar… Sanki çok uzun süredir tanıdığımız bir mahalleli, bir komşu,  bir dost gibi ara ara hatırlayıp, dilimize düşen satırlar, melodiler… Ve o bestelerin arkasında o sevecen sesli, ince düşünceli, sevgi dolu bilge insan… Özdemir Erdoğan…

Bu kadar uzun zaman müzik dünyasında kalıp, birbirinden güzel eserlere imza atmış gerçek bir sanatçıyı bir yazıya sığdırmak ne kadar zor olsa da bu satırların yazarı özellikle genç nesillerin bu önemli müzik adamını ve filozofunu tanımasını istiyor sadece… Yedi notanın ötesinde müzik dünyasına kattıkları derin analizler, araştırmalar gerektiriyor diye düşünüyor nacizane…

Özdemir Erdoğan, herşeyden önce çok önemli bir caz gitaristidir diyerek başlayalım sözümüze. Caz kökenlerini günümüze kadar taşımasının yanı sıra gerçek bir aydın gibi yurdunun müzik temelini özümsemiş ve önemsemiş ayrıcalıklı isimlerden biridir Erdoğan. Bunu aceleye getirilmiş ve zorlama tadlar taşıyan sentez girişimleriyle değil, hakkıyla ve özünü bozmadan gerçekleştirmeyi başarmıştır. Hem Türk Halk Müziği hem de Türk Sanat Müziği eserlerini en doğru okunuşlarıyla dinleyicilere sunarken “Tımbıllı” örneğinde olduğu gibi caz dokunuşlarını en rafine haliyle icra edebilmiştir Anadolu ezgileriyle. Yorumladığı her şarkı kendi türünün uzmanları tarafından beğenilmiş, halk zaten o yorumları severek dinlemiştir yıllarca…

Özdemir Erdoğan

Belki de Özdemir Erdoğan’ı herkes aşk şarkılarının naif bestecisi ve yorumcusu olarak bilir ama yeri gelir hayatın gerçek yüzünü tüm çıplaklığıyla sunmaktan da kaçınmaz büyük usta. “Paranın Ne Önemi Var” şarkısında;

“Denizde balık havada talih kuşu
Acıkan bir midenin huzursuzluğu
Giderek dikleşiyor hayat yokuşu

Ağlarda çırpınan balık
Kafeste talih kuşu
Çıktıkça dikleşiyor hayat yokuşu”
dizelerinde olduğu gibi hepimizin hayat zorluğunun farkındadır aslında.

Sevgi ve barış dolu bir dünya için bilgeliğinden örnekler sunar şarkılarında Özdemir Erdoğan. “Bebek” ve “Selam Sana Dünya” şarkıları belki çocuklara yönelik gibi kalmıştır hafızalarda ama sözleri dikkatli dinlediğinizde yüzeyde görünmeyen felsefi açılımları hemen yakalarsınız:

dünyada en güzel şey sevmek, sevilmek
sevmeyi bilmelisin, öğrenmelisin
el bebek, gül bebek, gel bebek, gel

karşılık beklemeden ver ki alasın
almanın zevki bir an, ver ki kalasın
çocukları büyütmüşler öcülerle devlerle
yok ederiz onları sonsuz sevgilerle

umutlar, yakında bir yerde,
korkmadan yavaş yavaş ilerle
hayatta yollar var, sevgiye giden
onu sen bulmalısın, anlamalısın”

“Selam sana güzel dünya 
Ve sonsuz evren
Söyle bizlere nedir sen mutsuz eden
Bizler senin umudun yarınlarınız
Bizler senin çocukluğun anılarınız

Geçmiş yıllardan bizlere kalan en güzel anı
Bir sevgi kaldı
Onu getirdik size, onu getirdik size…”

Yurdumuzun sayısız sanatçısı gibi doğu ile batının arafında kalma sorunsalını çok iyi kavramış, üstesinden de ustalıkla gelmiş bir sanatçıdır Özdemir Erdoğan. Belki de bu yüzden “Köprü” şarkısında “Onun için bu köprü bizim simgemiz / Güneş yine doğar biz Boğaziçi’ndeyiz…” diye seslenmiştir halkına…

Aşk denilince ise Özdemir Erdoğan şarkıları kalplere vurulmuş mühürler, zamanı aşan sözler ve melodiler olarak çıkar karşımıza. Kimi zaman “Gurbet”tir sevgiliyi yardan ayıran. “İçmiş”tir, “Dertli”dir, sevgilisi “Bir bilse ne haldedir”. Kimi zaman sevgili “açıp kapıyı, girmelidir içeri”, gönül bekliyordur onu. Kimi zaman başkasını sevememektir, sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevmek, sevilmektir. Kimi zaman canın onla olmak istiyordur, “ondaki” “senle” ömür boyu yaşamayı hedefliyordur. Kimi zaman bir pervanedir sevgilisinin etrafında marş olur evlilik kapısından içeri girenlerin dilinde. Kimi zaman imkansız aşktır bir keman öğretmeni ile öğrencisinin yaşadığı, kimi zaman o müthiş sevgi “Ya şundadır, ya bunda, helvacının kızında”dır yaşıyordur uzaklarda…

Özdemir Erdoğan

Sevda şarkıları dillere destan oladursun aynı zamanda gerçek sanatçının cesaret ve muhalifliğini de görürüz büyük ustanın sanat hayatında. Seksenlerin sonunda çıplak plak kapağına imza atabilmiş, “Düşünceli Şarkılar” ile düşüncelere sevkedebilmiştir dinleyenlerini. Protesto etmeye geldiğinde hakkını vermiştir muhalif sanatçı ruhunun… Ama sonunda yine bilge taraf ağır basar ve ermişliğinden yansıyan dizeler kazınır bellleklerimize:

“Ne güzelim diye gerin ne çirkinim diye yerin
İkisi de Tanrıyı suçlamaktır
O güzel gözlerin dalmasın uzaklara
Mutluluk peşinden koşarak yakalanmaz
O güzel gözlerin bakmasın uzaklara
Bir bakarsın bulur seni hiç belli olmaz…”

Yıllarca çizgisini bozmamış, yaptığı müzikten ödün vermemiş nadir sanatçılardandır Özdemir Erdoğan. Onu ortalıkta çok göremezsiniz, günümüzün en yaygın iletişim araçlarından televizyonda bile çok seçici tercihlerde bulunmuştur. Katıldığı nadir yayınlarda sohbeti hemen ele geçirir, keskin zekası, sempatisi ve ince esprileriyle ortamın enerjisini yükseltir, kalitesini artırır ve gerçek bir sanatçıya yakışan şekilde canlı performans sunmadan programı tamamlamaz. Boynunda asılı duran paha biçilmez Gibson gitarı adeta onun bir uzvu gibidir…

Popülerliği yoz işler yapmadan da yakalayabilen usta sanatçımızın Batı standartlarındaki “Aç Kapıyı Gir İçeri”, “Vakit Geç” ve “Ya Şundadır Ya Bunda” gibi şarkıları az bilinse de ilk dinleyen için bağımlılık yaratacak türdendir. Yaratıcılığındaki zenginliği gösteren nadir bulunan inciler gibidir bu eserler…

Başlarken bu satırların sahibinin biraz da büyük sanatçıyı yeni nesile tanıtmak hedefinde olduğunu belirtmiştim. Yeni nesil Özdemir Erdoğan için de sonsuz umudun garantisidir adeta. “Selam Sana Dünya”da dile getirdiği şekilde bitirelim sözü içimizi dolduran o müthiş umutla:

“Genç insanlar bulacak doğru yolu
Bencillik ve korkular yeneriz bu sorunu
Bıkmadan usanmadan hep sevgiyi ara bak
Mutluluk olacaktır bu yolun sonu
Mutluluk olacaktır bu yolun sonu…”

Posted in Ermişlerin Bahçesinden, Müzik, Uncategorized | Leave a comment

Enine Boyuna FIFA13 Kariyer Modu

genc01
Evet yanlış görmüyorsunuz teknoloji devrinde tüplü televizyondan cep telefonuyla screenshot aldım. Genca, Napoli forması ile seyirciyi selamlarken….

Dünyanın en popüler spor dalı futbol, oyun dünyası için de yıllardır en önemli temaların başında geliyor. Bilgisayar oyunlarının yaygınlaştığı seksenlerden bu yana futbol oyunları da milyonlarca oyunseveri peşinden sürüklüyor. İkibinonları yaşadığımız şu günlerde futbol oyunlarının geldiği seviye ise ilk çıktıkları zamandaki duruma göre hayal edemeyeceğimiz bir noktada, çöp adamların kayıp durduğu ekranlardan robot dansı türevi gol sevinçlerinin bile en detaylı haliyle yaşandığı günlere geldiğimiz düşünülürse futbolsever oyuncunun çok keyifli bir dönem geçirdiği rahatlıkla söylenebilir.

Özellikle ikibinlerde iki firma arasında kızışan rekabet futboldaki büyük rekabetler gibi futbol oyunlarını da müthiş bir seviyeye getirdi. Konami’nin PES’i uzun süre tahtını kimseye kaptırmazken, Electronic Arts’ın FIFA’sı son dönem yaptığı ataklarla rekabette tekrar öne çıktı. Kendi adıma oyun oynadığım platform XBOX’ta önceleri PES ile haşırneşirken FIFA 2010 South Africa ile FIFA saflarına geçtim ve hala çok büyük bir keyifle oynuyorum. Dünya Kupası’nın yükleme ekranındaki kaleci ile karşı karşıya çalışma beni küçüklüğüme götürecek bir sahneydi ve o anda doğan FIFA sevgisi her sene dört gözle beklediğim yeni versiyonlarla devam ediyor.

FIFA tamam da, neden Kariyer Modu Genca bey?

XBOX’ta nete bağlanmadan oynamayı tercih ettiğimden öyle çıkayım dünyayı yerle bir edeyim, beş avans onda bitireyim gibi hırslarım yok. Hatta herkesin keyifle oynadığı normal oyun modu beni çok mutlu etmiyor. Bunda klasik oyundaki yeteneksizliğimin payı olmalı mutlaka ama asıl beni çeken her zaman takımın bir parçası olarak mücadele etmek, uzun soluklu serüvenlere çıkmak ve sanki kendim gerçekten futbol oynuyormuş gibi hissetmek. Evet koskoca bir adam olarak bazen sahaya çıkarken hala çocuk gibi heyecanlanıyorum, kaçırdığım gollerden sonra isyan ediyor, yenildiğimiz maçlardan sonra “Önümüzdeki maçlara bakacağız…” moduna giriyorum.

Uzun lafın kısası PES’de de FIFA’da da beni çeken ve ciddi mesai harcamamı sağlayan kariyer modundan başkası değil. Takımla yerel lig olsun, şampiyonlar ligi olsun başarıdan başarıya koşmak, sakatlanınca üzülmek, gol rekorları kırıp, yılın oyuncusu seçilmek gibi unutulmaz anlar oyunların keyfini süreğen kılıyor. Yani ben bir kariyer modu tutkunuyum, mutluyum gururluyum.

FIFA 13 Kariyer Modu Mercek Altında

Bu sonbahar da FIFA zamanı geldi ve çıkar çıkmaz edinip, XBOX’ıma yerleştirdim. Yine golcü forvet olarak hayatımın baharında kariyer serüvenime başladım. Acısıyla tatlısıyla geçen günlerde aklımda hep şurası şöyle olaydı, burası böyle olaydı fikirleri uçuştuğundan sonunda hepsini bir kaleme alayım dedim, umarım ileriki uyarlamalarda bizi daha keyiflendirecek geliştirmeler fazlalaşır.

Analize girmeden oyunu çok sevdiğimin altını bir daha çizmek isterim, şu haliyle bile bana müthiş bir futbol keyfi yaşatıyor sadece takıldığım önceki versiyonlara göre daha çok geliştirme yapılamaz mıydı noktası (İstatistik bilgisini bilmiyorum ama sanırım klasik modda oynayanların ezici üstünlüğü olduğundan kariyere çok da odaklanılmıyor). Yine de oyunu üretenlerin emeklerine saygı ve sevgi yollamadan geçemeyeceğim.

Bir de dip not olarak kariyer modunda forvet oyuncusu olarak oynadığımı hatırlatayım (9 numara büyük aşkımız). Platformun XBOX olduğunu artık biliyorsunuz, oyun seviyesi ise profesyonel ki kanımca en oynanabilecek seviye (tabii oyunu mükemmel ötesi seviyede oynayanlar için basit gelebilir mi orasını bilemiyorum).

OYUN DIŞI DETAYLAR:

Oyun dışı detaylar kariyer modunda klasik moda göre daha büyük önem teşkil ediyor. Zira tek başınıza kariyerinizin peşinde olduğunuzdan istatistikler, hocanın seçimleri ve transfer tercihleri gibi aksiyonlar oyun keyfini çok etkiliyor.

“Morale Unknown” diyor, kasma FIFAcım ben söyleyeyim, moraller dipte, zira sevgili hoca bir süredir kadroya almıyor…

Seni Biz Dün Transfer Ettik, Bugün Satalım

FIFA13 kariyer modunda beni ilk üzen olumsuzluk bir takıma transfer olur olmaz hemen daha sezon başlamadan yeni gittiğim takımın beni satmaya çalışması oldu. Kariyere ilk başladığım ve çocukluk dönemi anılarımda önemli bir yeri olan Nottingham Forest’ın daha sezon başında beni Northampton’a kiralık göndermesine (ki pişmek ve yatırım açısından oyunun başında belki normal karşılanabilir) tamam da izleyen sezonlarda Ajax, Real Madrid gibi takımlara yeni katılmışken hemen “Sana bir transfer teklifi var” mesajlarının uçuşması (hem de bir kez de değil defalarca) kanımca önemli bir oyun hatası ve ileride düzeltilmesi gerekiyor.

Milli maçların birinde oynarsın, birinde oynamazsın arkadaşım!

Bu seneki yenilikler içinde beni en çok sevindiren milli maçların da kariyere katılması oldu, oldu da genelde iki maçlık milli takım katılım dönemlerinde her sefer hocanın birinci maçta oynatıp, ikincisinde oynatmaması ciddi bir hata olarak karşıma çıktı. Formda olayım ya da olmayayım (mesela Norveç maçında iki gol atmama ve sakatlık olmadan maçı tamamlanmama rağmen) iki maçlık periyotta hiç iki maç üstüste kadroda yer alamadım.

İki maçlık standart milli takım arası (özel ya da grup maçları farketmiyor) da zaten anlaşılmaz bir planlama. Zira milli takımlar her zaman bu şekilde maç programı yapmıyorlar. Oyunda özel maçların yoğunlaştığı yaz dönemi boş geçilmiş, buraya maçlar serpiştirilebilirdi.

Milli takımla hiç Dünya Kupası ya da Avrupa Şampiyonası heyecanı yaşayamadığımdan (elemelerden hiç çıkamadık ayağımı seveyim) bu turnuvaların oyuna eklenip, eklenmediğini bilemiyorum, eklenmemişse yine yazık olmuş demektir. Eleme maçları gibi o turnuvaların da oynanması gerekir.

Norveç’le Oynamaktan Canın Çıkar

Milli takım maçlarıyla ilgili bir başka ilginç detaysa eleme gruplarında bazı ülkelerin sürekli rakip olmasıydı. Örneğin defalarca oynadığım elemelerin her seferinde torbadan Norveç çıktı, İspanya da onu izledi. Zamanında İngiltere ile oynamaya alışıktık da, bu Norveç örneği oyun için çok fazla oldu, bence oyunu üretenlerin bu rastgele eşleşme prensibini bir gözden geçirmeleri gerekiyor, bizim takımdan çok Norveç’in ilk onbirini ezberledim.

Yıllar Geçse De Üstünden Hala Eski Resimleri Kullanırım

Ah be güzel programcı ağabeylerim ikibinyirmilerde Philip Lamm mı kalır Bayern’de…

Kariyer modunda arada çıkan bilgi resimleri de ne yazık ki oyunun gerçekliğinden uzak kalıyor. Sezonlar ilerledikçe ve kadrolar yenilendikçe aralarda çıkan bilgi ekranlarında hala eski oyuncuların resimleriyle karşılaşıyoruz. Bu takımdan ve sezondan bağımsız devam ediyor. İkibinotuzlarda Ramos resmi görmek herhalde en güzel futbol nostaljisi ile açıklanabilir.

Oynamadığın Maçlarda Basarım Kırmızıyı Takım Arkadaşlarına 

Kariyer modunda sakatlık veya formsuzluk yüzünden oynamadığım maçlarda takvimden tarihi ileri almak yerine “Sim Match” seçeneğiyle maçların gidişatını seyrediyorum (Evet şimdi kaçık olduğuma emin oldunuz ama ne yapayım skorun sürekli değişmesi çok heyecanlı ve zevkli oluyor, insan gerçekten “Yandan seyretmek çok zormuş yahu…” moduna giriyor) ve maçlarda bizim takımdan oyuncuların kırmızı kart görme sıklığı beni şaşırtıyor (oysa oynadığım maçlarda bu durum söz konusu değil) Sadece bir takım olsa kadro agresif diyeceğim ama değişik takımlarda kırmızı kart durumu tekrarlanıyor. (Acaba benim oynadığım maçları eyyamcı hakemler mi yönetiyor)

“Yorgun Görünüyorsun” Yalanı ve Hocanın Uçuk İstekleri

Hocanın sizi maç kadrosuna almadığı zaman ekranda çıkan “Antremanda yorgun görünüyordun” yazısı bazen insanı çileden çıkartıyor, zira ben örnekle öncesindeki maçta da kadroya alınmamış oluyorum. En azından bu mesaj çeşitlendirilirse oyun daha keyifli hale gelebilir.

Oyunda ara ara çıkan ve hocanın oyuncuya verdiği görevleri gösteren ekranlarda ise “İki gol atmanı istiyorum” (3-2 yenilirsek ne olacak) gibi futbol mantığıyla uyuşmayan istekler bulunabiliyor. (Belki de hoca bu görev listelerini kafası iyiyken hazırlıyor bilemiyorum).

OYUN İÇİ DETAYLAR: 

Maç esnasında da gözüme çarpan ve beni rahatsız eden bazı detaylar belki de oyunun uzun yıllardır süren hataları ama bir düzeltilseler oyun iyice tadından yenilmeyecek.

Resimdeki Topu Bulunuz


Genca topu tut, koş Genca koş… Koşayım da top nerede be hocam?

Oyunda denk geldiğim bir hatayı uzun uzun anlatmak yerine filme almayı tercih ettim. Yukarıda gördüğünüz görüntüde herhangi bir video işleme durumu yok, görüntüde oyunun temel aracı futbol topu da yok. Oyun tercihlerinde “random” yani rastgele olarak bıraktığım futbol topu seçeneği bir süre sonra topsuz maçların oynanmasına sebep oldu. Bir maç olsa nadir hata diyeceğim ama iki maçta bir olunca moralim bozuldu ve çare aramaya başladım, topu “random” yerine herhangi bir model seçince sorun ortadan kalktı ama karda bile normal renkte topla oynama çilesini çeker oldum.

Bir Gün Düzelir Mi? Kalıp Gibi Hareket Eden Seyirciler, İsterik Hareket Yapan Futbolcular

Oyun içi görsel konulara göz atarsak, öncelikle bir türlü istenen seviyeye gelmeyen seyirci görseliyle başlamak gerekiyor kanımca. Grafik olarak zor bir konu olduğunun farkındayım ama saha içi bu kadar mükemmel iken tribünlerin hala piksel piksel coşması hoşuma gitmiyor. Mesela çok rastgele olsa da seyirciden birinin sahaya dalması, meşale vb. gibi olaylardan maçın durması, Meksika Dalgası gibi görüntülerin olması oyuna müthiş tadlar katabilir.

Bir de sahanın içine terin formaya karıştığı yeşil çimlere inelim. Öncelikle bir övgü yapayım özellikle zorlu saha şartları konusunu FIFA çok güzel çözdü, kardı buzdu yağmurdu fiziksel şartların zorluğu oyunu çok gerçekçi bir şekilde etkiliyor, mesela kenarlarda topun suyla hızlanması top peşinde nefessiz kalmanızı sağlıyor. Yine karda kayıp, düşmeler çarpışmalar çok keyifli sahneler oluşturuyor.

İşin oyuncu tarafına bakınca ise yine bazı iyileştirmelerle oyun daha güzelleşebilir. Artık şu gol sevinçlerinde diğer oyuncuların garip isterik hareketler yapmasına bir son verilemez mi? Orjinal gol sevinçleri eklenmesi güzel ama insanın gözü ister istemez diğer oyunculara da kayıyor ve onların golü atanın çevresinde deli gibi dönmeleri, filelerin içinde takılıp ileri geri hareket etmeleri, altıpasta garip hareketler yapmaları oyunun estetik zevkini düşürüyor.

Gol sevinci demişken bir de kupa sevinçlerine gelelim, bence oyunu üreten ekip burada resmen üşenmiş ve adeta basın eskisini gitsin demiş. Yine yukarıdan uçuşan kağıtlar yine yerde yatan üzgün rakip oyuncular, yine hep beraber tribün önünde yerde kayma mizanseni… En azından birkaç oyuncuya milli bayraklarını iliştireydiniz. Hep aynı kupa kazanma coşkusu ve seromonisi bu güzide oyuna yakışmıyor.

İlk kez FIFA13’te rastladığım ve beni rahatsız eden bir diğer sahne ise özellikle iki savunma oyuncusu arasında yapılan sayısız pas pozisyonu. Normal futbol gerçekliği ile hiç alakası olmayan bu durumda iki oyuncu karşı karşıya dokuz on pas yapıyorlar, oyunun akışı içinde çok gereksiz buluyorum. (Maçlarda çok tekrarlandığından bir süre sonra sıkıntı veriyor) Bir de zaman zaman iki ayrı takımın oyuncusunun aynı hareketi yapması (adeta tik gibi) gözden kaçmıyor (Örnekle maç sonunda aynı şekilde çıkmaları ya da maç içinde pozisyona aynı tepkiyi vermeleri enterasan, “control” “c”+ “control” “v” orada değildi ağabeyler)

Gelelim bir türlü bitmek bilmeyen devrelere… Belki de bu konuya subjektif yaklaşıyorum ama nedense zaman zaman devre oynadığım takım gol yiyene kadar bitmek bilmiyor. Tam tersine ben topu kapıp, takım arkadaşlarımla atağa geçtim oyunun bitiş düdüğünü duyuyoruz. Yine de bunu benim gibi kariyer modu aşıkları ile teyit edebilirim belki de zaman zaman aldığım kötü sonuçların etkisinde kalıyorum. (Yenilen pehlivana bahane bol)

Maçta sakatlanma durumu ise çok fazla tekrarlanan bir konu haline gelmiş (Özellikle kas çekmesi). Bu durumun rastgele olması kabul edilebilir bir detay ama neredeyse üç dört maçta bir oyun sonuna doğru atılan deparlardan sakatlanmak insanın canını sıkıyor. (Hele bir de kaleciyle karşı karşıya kalmak durumdundaysan…)

FIFA13 kariyer modunda şunu net olarak gördüm ki hoca seni ilk onbire almayınca, ilk onsekize de almıyor. Yani öyle oyuna sonradan gireyim nöbetçi golcü olayım gibi bir durum mümkün değil. Bu özelliğin mutlaka oyuna eklenmesi lazım. Özellikle uzun dönemli sakatlık sonrası son dakikalarda oyuna girmek standardı FIFA13’te mutlaka bulunmalı.

Son olarak yıllardır çözemediğimiz performans puanlama sisteminin altını çizerek toparlayayım. Maç içindeki aksiyonlara göre puan alıyor ya da kaybediyoruz, ancak bunu bir türlü çözmek mümkün olamıyor. Örnekle bir forvet futbolcusu olarak attığım nefis bir şut az farkla auta gidince puanım aynı kalıyor ya da eksi değer alıyor oysa kazma gibi burunla vurduğum şut kaleciden dönünce puanım artıyor. Puanlama konusunda kesinlikle bir standart olmalı diye düşünüyorum, bunun ise futbol gerçeklerine uyması gerekiyor.

Altını çizdiğim tüm bu notlar belki de fazla detay kalan konular ama zaten mevcut hali çok güzel olan oyunun daha iyi noktaya gelmesi için gerçek bir futbolseverden dostane tavsiyeler olarak nitelendirilmeli. Yenilense de yenilenmese de önümüzdeki sonbahar yine FIFA14 için gün sayıyor olacağız, futbolu da FIFA’yı da çok seviyoruz…

Posted in Electronic Arts FIFA Serisi, Futbol, Oyun | 3 Comments

Dev aynasının kırıldığı an…

İsviçre, Şili, Ekvador, Cezayir, Güney Kore, Norveç, Mali, Serbest İrlanda, Bosna, Belçika, Slovenya… Bu ülkelerin hepsinin ortak bir özelliği var, tümü şu an FIFA ülkeler sıralamasında bizim üzerimizdeler. Herhangi bir eşleşme durumunda basınından sokaktaki insanına rahat geçeceğimiz düşündüğümüz ülkeler gelişme gösterip, dünya sıralamasında yükselirken biz ne yazık ki irtifa kaybetmeye devam ediyoruz. Milli takımın verilerine kulüpler da eklenince tablonun vahameti bir kez daha ortaya çıkıyor.

Diğer futbolseverlerde nasıl bir etki bıraktı bilemiyorum ama Romanya yenilgisi benim için dev aynasının kırıldığı an oldu. Artık kabul edelim ki dünyada üst seviye bir futbol ülkesi değiliz. Aslında ne zaman tam anlamıyla üst seviye bir futbol ülkesi olduk o da tartışılır. Altın bir nesille 2002’de yakınlaştığımız ekol yaratma çizgisinden hızla uzaklaştık ve süreğen bir saha içi/dışı istikrarsızlığı içinde debelenmeye devam ediyoruz.

Dev aynasına giden yolu dünya üçüncülüğümüz, Galatasaray’ın UEFA ve Süper Kupa başarıları açtı. Doksanlara kadar üç yediğimiz maçları başarı sayarken bir anda atılım yapmanın sarhoşluğu ile daha istikrarlı bir çizgide gitmenin metodlarından uzak kaldık. Sonrasındaki eleme ve turnuvalarda en güçlü yönümüz olduğunu düşündüğümüz moral motivasyonla gidilebilecek en azami noktalara gittik, ama iki ileri bir geri temposundan bir türlü kurtulamadık.  Akıllara imzamız olan bir tarz kazıyamadık, 2008’deki Avrupa şampiyonasında bile yüreğimiz ağzımızda galibiyetlerle gidilebilecek en son noktaya gittik. Bir yandan futbolseverlere sürpriz dolu keyifli anlar yaşatırken bir yandan da kendi içimizde stresin doruklarında gezdik.

Gelinen noktada tek tek kişileri suçlamak işin en kolayı. O maçta hoca şu kadroyu sahaya çıkarsaydı, bu maçta as oyuncumuz hata yapmasaydı, şu maçta şans yanımızda olsaydı, uzar gider… Futbolun temel sorunlar çözemeyip, günü kurtarmanın peşinde koştuğumuzda süreğen başarılara hasret kalacağız gibi görünüyor. Futbol tutkusu tamam da başarının devamlılığı için artık soğukkanlı bakış açılarına ihtiyacımız olduğu aşikar. Futbolu sevmek sürekli eleştirmek, hata aramak, acil başarı beklemek, kutuplara ayrılmak, komplo teorileri yaratmak değil. İnsanımıza ya da görevlendirdiğimiz kişilere güven faktörünü törpüledikçe başarısızlık ekseninden kurtulamıyoruz.

İnsan düşündükçe üzülüyor. Beşler, sekizler yediğimiz günlerde bile bir milli takım tutkusu vardı. Milli takım maçı önemliydi herkesi buluştuğu noktaydı gerçekten takımlar üstü idi. Belki de her maça yenileceğimizi düşünerek çıktığımız anlar öncesinde bile milli maçlar heyecan doldururdu yüreklerimize. Lisede az mı beraber toplanıp seyrettik milli maçları. Hezimetlere rağmen her seferinde ya stadların yolundaydık ya da TV başında. Şimdi öyle mi? Beraber seyretmeyi geçin, maçın olduğunu bile bilmeyenler çoğunlukta aramızda. Seyirci bölünmüş, en küçük bir olumsuzlukta kendi takımının tezahüratını yapma derdinde.

Fiziksel ve ruhsal yönden gücümüzün az olduğunu bir yana koyalım şu “Biz teknik takımız” avuntusuyla yaşayıp, durduk yıllardır. Biraz daha gerçekçi olalım, yıldız statüsündeki birkaç oyuncumuz dışında gerçekten teknik miyiz? Savunma oyuncularımızın top kontrollerine verdikleri paslara dikkat ettiniz mi? Ya da kalecilerimizin topu oyuna sokuşlarına? Forvetlerimizin gol yüzdelerine ne demeli? Hakan Şükür sonra gerçek anlamda skorer bir golcü çıkarabildik mi, zamanında tembelliğinden dem vurduğumuz Sergen gibi bir kilit açıcı sunabildik mi futbol sahnesine? Türk futbol takımının oyun felsefesi nedir? Net bir cevap verebiliyor muyuz?

Dev aynası kırıldı arkadaşlar kusura bakmayın. Güçlü bir futbol takımına sahip değiliz. Güçlü futbol takımı grubunun zayıf takımlarını ezip geçiyor. “Günümüz futbolunda takımlar arası fark azaldı” palavrasına artık kulak asmayalım, İngiltere’si, Hollanda’sı, Almanya’sı gerektiğinde hesabı dörtten açıyor. Onlara da kapanmıyorlar mı, onlara da alan daraltmıyorlar mı, onlara karşısında  da zaman çalmıyorlar mı? Elbette yapıyorlar, ama güçlü olan her şekilde maçını rahat kazanmasını biliyor. Biz ise rahat seyrettiğimiz bir doksan dakika neredeyse hatırlayamıyoruz.

Nacizane fikrim dövünüp, kişileri suçlamak yerine artık gelecek için gerekli adımlar atılmalı. Hem takımlarımızın hem de milli formamızın geleceği için gerçeklerle yüzleşme zamanı. Evet rakipleri gerektiğinden fazla büyütmeyelim ya da küçültmeyelim ama önce kendimize bakalım, dev aynasının tuzla buz olduğunun farkına varalım. Gidemediğimiz her turnuvanın kaybettirdiği irtifanın bize ne hallere soktuğunu hatırlayalım.

Herşeye rağmen umutlu olmak istiyorum. Futbolun mitlerinin bir parçası olmayalım istiyorum. Ne diyor futbol mitleri: İngilizler hep penaltılarda kaybeder, Almanlar hep son dakikada kazanır. Peki ya Türkler? Türklerin ne yapacağı belli olmaz, Türkler rahat maç seyrettirmez.

Artık böyle olmayalım, düzgün bir aynanın aksine bakıp, gerçeklerimizle yüzleşelim. Milli maçların yüreğimizi pırpır ettirdiği günlere geri dönelim. Sadece “teknik” (!) değil gerçek anlamda “güçlü” bir futbol ülkesi olalım…

 

Posted in Futbol | Leave a comment

Tarihimizdeki “Meşhur”ların “Meşhur” Lakapları

İbrahim Alaettin Gövsa’nın tarihin tozlu sayfalarında unutulmuş değerli eseri “Türk Meşhurları Ansiklopedisi”inde birbirinden enterasan lakaplı ünlüler karşımıza çıkıyor. Kitabın basıldığı yılın 1946 olduğu düşünülürse ünlü isimlerin daha çok tarihi kişiliklerden oluştuğunu görüyoruz. Günümüzün ünlülük kavramı genelde spor ve sanat çevresinde yoğunlaşsa da geçmişte daha çok idari ve politik yüzler ön planda yer alıyor.

Kitaptaki en keyifli detaylardan biri de ünlü kişiliklerin lakapları. Muhteşem Süleyman’ı, Deli ibrahim’i, Yavuz Sultan Selim’i belki biliyoruz ama tarihte az tanıdığımız meşhur zat-ı muhteremlerin de ilginç lakapları olmuş. Gelin bu kişilere usta yazarın kılavuzluğunda yakından bir göz atalım:

Yahnikapan Abdülkerim Paşa:
Osmanlı vezirlerinden Abdülkerim Paşa, medrese eğitimi sırasında imaret yemeklerine düşkünlüğünden dolayı bu lakapla anılır olmuş.

Gedik Ahmet Paşa:
Fatih Sultan Mehmet dönemi sadrazamlarından. Lakabı ile ilgili rivayetler muhtelif. Gedikli sınıfından yetişmesi ya da harplerde kalelere gedik açma konusundaki yeteneğinden dolayı bu ismi aldığı düşünülüyor. Bir rivayet de bir uzvundaki kusurdan bu lakabın çıktığı yönünde.

Hain Ahmet Paşa:
Kanuni döneminde önce önemli yararlıklar gösterip, sonrasında Mısır’da istiklalini ilan etmeye kalkınca kendisine “Hain” lakabı verilmiş.

Kavanoz Ahmet Paşa:
17. yüzyıl vezir ve sadrazamlarından. Kısa boylu ve şişman olduğundan halk arasında ilgili lakabı almış.

Zembilli Ali Efendi:
16. Yüzyılda yaşamış şeyhülislamlardan. Penceresinden sokağa zembil sarkıtarak içine konulan sorulara ve işlere dair kağıtları yukarı çekermiş ve yine o yöntemle iade edermiş. İlginç lakabı bu yüzden doğmuş.

Semiz Ali Paşa:
Kanuni dönemi sadrazam ve vezirlerinden. Lakabının da anlattığı üzere çok iri bir kişi olduğundan kendisini çekecek atı çok zor bulduğu rivayetler arasında.

Sürmeli Ali Paşa:
Sadrazamlık ve vezirlik görevinde bulunmuş. Süse meraklı olduğu ve gözlerine sürme çektiğinden lakabı ortaya çıkmış.

Giriftzen Asım Bey:
Değerli besteci Asım bey askerlik dönemi neyin küçüğü olan girift adlı üflemeli çalgıyı sürekli yanında taşıdığından bu lakabı almış.

Ayaklı Kütüphane Mehmet Emin:
19. yüzyılda yaşamış olan alim, bilgisinin derinliğinden ve hafıza gücünden dolayı hakettiği lakabı almış.

Basiretçi Ali Efendi:
İlk yayınlamış gazetelerimizden Basiret’in sahibi olduğundan bu lakapla anılır olmuş.

Bıyıklı Ali Paşa:
Sadrazamlık ve vezirlik görevlerinden bulunmuş. Bir ara sadrazamlığına sakalsızlık engel olunca “Bıyıklı” lakabını kazanmış.

Canım Hoca Mehmet Paşa:
Osmanlı kaptan-ı deryalarından. Lakabın nereden geldiği kitapta açıklanmamış.

Cezzar Ahmet Paşa:
Osmanlı vali ve vezirlerinden. Mısır’da çok kan döktüğünden lakabı Arapça’da kan döken anlamına gelen “Cezzar” olmuş.

Çaylak Tevfik:
19. yüzyılda “Çaylak” adlı bir mizah gazetesi çıkardığı için lakabı “Çaylak” kalan gazetecimiz.

Daltaban Mustafa Paşa:
Osmanlı vezirlerinden çok kısa bir dönem de sadrazamlık yapmış. Tahsil ve terbiye görmediğinden bu lakap kendisine layık görülmüş.

Düğümlü Baba (Hafız Mustafa):
19. yüzyıl dervişlerinden. Elbisesine ve sarığına eline geçen bez ve ip parçalarını düğümlediğinden bu lakabı almış.

Fosfor Mustafa Sıtkı Paşa:
19. yüzyılda devlet işlerinde bulunmuş ve öğretmenlik de yapmış. Lakabının hocalığından ve belki de bir ara kimya dahi okutmuş olmasından gelmesi muhtemel.

Kurt İsmail Paşa:
19. yüzyıl devlet adamlarından. Kurnazca tedbirlerinden dolayı halk arasında bu lakaba layık görülmüş.

Hacı Çaycı İzzet Efendi:
19. yüzyılda çaya merakıyla ünlenen ve hatta bir çay risalesi kaleme alan Osmanlı valisi.

Kabakulak İbrahim Paşa:
18. yüzyıl sadrazamlarından. Lakabının esin kaynağı kitapta belirtilmemiş.

Kuyucu Murat Paşa:
17. yüzyılda yaşamış ve şiddetiyle ünlenmiş sadrazam. Öldürtüp, kuyulara doldurttuğu haydutları ve padişah karşıtlarının oluşturduğu dehşet verici tablolar “Kuyucu” lakabını almasını sağlamış.

Soğanyemez Mahmut Mucit Paşa:
18. yüzyıl kaptan-ı deryalarından. Soğan yememesi bir yana kalyona soğan taşıyan askerleri öldürttüğü için görevinden azledilip, sürülmüş.

İngiliz Mahmut Rauf Efendi:
19. yüzyılın başındaki çağdaşlaşma akımının bilinen yüzlerinden Mahmut Rauf Efendi İngilizce bildiği için bu lakabı almış.

Boynuiğri – Boynuyaralı Mehmet Paşa:
17. yüzyıl vezir ve sadrazamlarından. İran muharebelerinde aldığı yaralar yüzünden boynu eğri kalmış ve bu lakabı almış.

Kalafat Mehmet Paşa:
18. yüzyıl sadrazamlarından. Bünye ve kıyafetçe gösterişli olduğundan bu lakap uygun görülmüş.

Pepe Mehmet Paşa:
19. yüzyıl vezirlerinden. Konuşmada çektiği güçlük lakabının “Pepe” olmasını sağlamış.

Tabanıyassı Mehmet Paşa:
17. yüzyıl vezir ve sadrazamlarından. Lakapla ilgili bir detay bulunmuyor.

Zurnazen Mustafa Paşa:
Yeniçeri Ocağı’nda zurna çaldığı için lakabı “Zurnazen” olmuş. Paşa’nın ilginç bir özelliği daha var, IV. Mehmet zamanında sadece 4 saat sadrazamlık yapabilmiş.

İngiliz Mehmet Sait Paşa:
İngiltere’de eğitim gördüğü için bu lakabı alan bir öğretmen.

Yazıyı sonlandırırken eserin sahibi İbrahim Alaettin Gövsa’yı bir kez daha saygıyla analım.

Posted in Tarih | Leave a comment

2012-2013 Bundesliga Gurbetçi Görünümü

Bundesliga seyir zevki açısından Avrupa’nın en keyifli liglerinden biri haline geldi. Her yeni sezonda nefis zeminler üzerinde tıklım tıklım stadlarda Alman futbol ailesi tüm dünyaya güzel kareler sunuyor. Uluslararası yıldızların yanı sıra genç yetenekler ortaya konulan yüksek kalite futbol ile fark yaratıyorlar.

Artık Almanya futbolunun zirve liginin değişmez parçası da Türk asıllı oyuncular oldu. Hangi milli takımda oynayacakları tartışmalarının ötesinde gencecik isimler bu köklü futbol ekolüne büyük renk katıyorlar.

2012-2013 sezonu Almanya’da yeni başlamışken Bundesliga’da Türk asıllı/kökenli oyuncuları mercek altına yatırdığımızda Almanya futbolunun geleceğinde isimlerini sürekli duyacağımız sonucuna da rahatlıkla varıyoruz.

Ortasaha bizden sorulur

18 takımlı Bundesliga’da bu sezon tam 20 Türk asıllı oyuncu mücadele edecek. Oyuncuların 11 tanesi ortasaha mücadele ediyor. Sadece bir Türk asıllı kalecinin mücadele edeceği ligde Almanya’nın Türk oyuncuların teknik yönünden nasıl faydalandığı da bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. Tekniğin ön plana çıktığı ortasahada Türk oyuncular belki de genetik avantajların da farkıyla çok tercih edilen isimler arasında geliyorlar. Defans ve forvet pozisyonlarında dörder oyuncu takımları için ter dökecek.

Futbolcuların takımlara dağılımlarında ise ilginç bir veri ortaya çıkıyor. Bundesliga’da bu sezon 18 takımın 13’ü yani yüzde 72’si kadrosunda Türk asıllı oyuncu bulunduruyor. En fazla sözkonusu özellikte futbolcu bulunduran kulüp 3 oyuncu ile Werder Bremen. Bayer Leverkusen, Borussia Dortmund, Fortuna Düseldorf, Fürth ve Stutgart kadrolarında ikişer Türk asıllı oyuncu bulunduruyorlar.

Almanya’nın genç gücü

Türk asıllı oyuncuların yaş ortalamalarına baktığımızda genç bir nesil karşımıza çıkıyor. 20.95 yaş ortalaması ile karşımıza çıkan genç  listenin en tecrübeli ismi Stutgart’ta forma giyen 25 yaşındaki defans oyuncusu Serdar Taşçı. En genç oyuncu ise dört 18 yaşındaki futbolcu arasından ay farkı ile sıyrılan Borussia Dortmund’lu defans oyuncusu Koray Günter.

Konu A milli takım seçimi olunca ciddi bir polemik unsuru haline gelen gurbetçi kramponların ağırlığının özellikle yaş itibariyle Almanya’nın A milli takım altı çeşitli kategorilerinde forma giydiğini görüyoruz. Almanya’nın U17, U18, U19 ve U20 takımlarında forma giyen genç yeteneklerin A milli takım seçimleri için kritik bir dönemde olduklarını belirtmek gerek. Milli takımlar açısından önemli bir istisna İsviçre A Milli formasını giyen Eren Derdiyok. Eren Derdiyok listedeki Almanya doğumlu olmayan tek oyuncu.

A milli takımımıza kazandırdığımız ve oynadıkları futbolla beğeni toplayan Ömer Toprak, Sercan Sararer, Tunay Torun ve Mehmet Ekici’nin yanı sıra Türkiye U21 ve U20 takımlarında forma giyen Aykut Özer ve Tolgay Arslan’ı da es geçmemek gerek. Herhangi bir milli takımda daha forma giymemiş olan 3 Türk asıllı oyuncu da bu sezon Bundesliga’da forma giyecek.

Listedeki en ilginç isimlerden Deniz-Levent Özçiçek kardeşleri es geçmemek lazım. Halil-Hamit Altıntop kardeşlerden sonra yine Türk asıllı bir ağabey kardeş Almanya’nın en önemli futbol sahnesinde boy gösterecek.

Son olarak oyuncuların tam listesini görelim:

Defans Ömer Toprak Bayer 04 Leverkusen
Defans Koray Günter Borussia Dortmund
Defans Tolga Ciğerci Borussia M’Gladbach
Defans Serdar Taşçı VFB Stuttgart
Forvet Eren Derdiyok 1899 Hoffenheim
Forvet Samed Yeşil Bayer 04 Leverkusen
Forvet Aliosman Aydın Fortuna Düseldorf
Forvet Sercan Sararer Gruether Fürth
Kaleci Aykut Özer Eintracht Frankfurt
Ortasaha Emre Can Bayern Munich
Ortasaha İlkay Gündoğan Borussia Dortmund
Ortasaha Tuğrul Erat Fortuna Düseldorf
Ortasaha Yunus Mallı FSV Mainz 05
Ortasaha Tayfun Pektürk Gruether Fürth
Ortasaha Tolgay Arslan Hamburger SV
Ortasaha Deniz Ayçiçek Hannover 96
Ortasaha Tunay Torun VFB Stuttgart
Ortasaha Mehmet Ekici Werder Bremen
Ortasaha Levent Ayçiçek Werder Bremen
Ortasaha Özkan Yıldırım Werder Bremen
Posted in Futbol | Leave a comment

James Miller Rehberliğinde Rock’n’Roll’un Yükseliş Tarihi

1999 yılında Rolling Stone dergisinin en kıdemli müzik eleştirmenlerinden James Miller özellikle Rock müzik meraklılarının kütüphanelerinde yer alacak önemli bir esere imza atmıştı. Orjinal ismi “Flowers In the Dustbin” olan kitabın Türkçe çevirisi de “Çöpteki Çiçekler” (Agora Kitaplığı) Türk okuyucularla buluştu. James Miller, usta kalemi ve tartışılmaz deneyimi ile özellikle yeni nesiller için önemli bir miras bıraktı.

Kitabı özellikle müzikseverlere tavsiye ediyorum. Sıklıkla başvurulacak bir kaynak özelliğindeki kitap, akıcı diliyle de bizi o heyecan dolu yıllara taşıyor. James Miller’ın tuttuğu ışık bizi hem çok bildiğimiz yıldızlarla hem de gizli kahramanlarla buluşturuyor:

Bir kelimeden de öte


Wynonie Harris’in 1947’de çıkardığı efsane şarkı “Good Rockin’ Tonight” – Şarkı içinde “Rock” kelimesi kullanılan ilk eser olarak kabul ediliyor.

*****

Hey DJ, haydi coştur bizi!


Rock’n’roll’un kitlelere ulaşmasında DJ’lerin payı çok büyüktü. Ellilerde WHBQ’de “Red Hot and Blue” programıyla belki de ilk süperstar DJ olan Dewey Phillips.

*****

Daha çok gürültü daha çok insan


1950’lerde ilk seri üretimi yapılan Fender Esquire gitarı. Leo Fender elektro gitarların popülerleşmesi konusunda çok büyük katkılarda bulunmuştu. Aynı dönem elektro gitar konusunda unutulmaz çalışmalar yapan Les Paul de müzik dünyasına imzasını atmıştı.

*****

Rock’ın Büyükbabası


James Miller, büyük usta Leo Fender’i “Rock tarihinin Edison’u” olarak nitelendiriyor. 

*****

Rock’n’roll Valsi


Redd Stewart ve Pee Wee King’in “Tennessee Waltz” adlı şarkısı 1940ların sonunda önemli bir hit oldu. Şarkıyı yorumlayan Patti Page ise eserin popülerliğini inanılmaz bir boyuta ulaştırdı.

*****

Atlantic’in Yükselişi


Türk asıllı prodüktör Ahmet Ertegün’ün kurduğu “Atlantic” yapım firması çok önemli prodüksiyonlara imza atacaktı. Şirketin ilk büyük hiti Ruth Brown’un “Teardrops From My Eyes” idi.

*****

Bu hafta 1 numarada kim var?


Todd Storz ve Bill Stewart radyoda “Top 40” formatının yaygınlaşmasında büyük rol oynadılar. Böylece müzikseverler sevdikleri şarkıları tekrar tekrar dinleme şansına sahip oluyorlardı. 

*****

Haydi şimdi partiye!


Ellilerin yıldız DJ’i Alan Freed “The Moondog House” programının yanı sıra, “Moondog” partileri ile ünlü yıldızları müzikseverlerle buluşturuyordu. Çılgın Rock’n’roll konserlerinin ilk örnekleri arasında gelen etkinlikler ellilere damga vurmuştu.

*****

Standartlar Oluşuyor


Jerry Leiber ve Mike Stoller’ın bestesi “Kansas City”, Little Willie Littlefield’e başarı getirmese de yedi yıl sonra Willbert Harrison’ın patlama yapmasına sebep oldu. Şarkı klasikler arasına girdi ve Beatles tarafından bile yorumlandı.

*****

Ve Kral sahneye doğru yürür…


Rock’n’roll’un kralı Elvis Presley’in yaptığı ilk kayıt olan “My Happiness”. (1953)

*****

Birden Fazla Ses


Chords isimli grup “She-Boom” hitiyle “Doo-wop” denilen çok sesli vokal tarzının popülerleşmesini sağlıyordu.

*****

Asi Gençlik İş Başında


Ünlü DJ Alan Freed’in program ismini “Moondog Rock and Roll Party” olarak yenilemiş ve Rock and Roll tanımlaması iyice yaygınlamaya başlamıştı. 1955 yapımı “Blackboard Jungle” filmi ise özellikle Bill Haley’in “Rock Around the Clock” şarkısını müthiş bir popülerliğe taşıdı.

*****

Rock’n’roll Şarkıları Çağı


Antoine ‘Fats’ Domino’nun ellilerdeki büyük hiti “Ain’t it a shame”.

*****

Sahnede Gitaristlere Yer Açın


Rock’n’roll gerçek anlamdaki ilk büyük hitlerinden Chuck Berry imzalı “Maybellene”.

*****

Ayağıma bastın çocuk!


Rock’n’roll milyonluk satışa ulaşan müthiş hitlerinden Carl Perkins imzalı “Blue Suede Shoes”. Şarkıyı Elvis Presley de yorumlamıştı. 

*****

Krallar Her Zaman Farklıdır


7 milyondan fazla satışla Elvis Presley’i Rock’n’roll kralı haline getiren şarkılardan “Hound Dog”. Elvis Presley televizyona çıkıp, yaptığı kendine has dans tarzı ile tüm Amerika’yı şoka uğratmıştı. Tutucu çevrelerdeki eleştirelere rağmen halkın büyük kısmı yeni süperstarı kucaklıyordu.

*****

Elvis Krallığı Yükseliş Devri


Elvis Presley’in çok tutulan “Jailhouse Rock” filmindeki aynı ismi taşıyan şarkısı Rock’n’roll marşlarından biri haline gelmişti.

*****

Güneş bu sefer Liverpool’dan yükseldi


Liverpool çıkışlı İngiliz dörtlü The Beatles’ın müzik sahnesine çıkmasından sonra artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı. Grubun ilk piyasaya çıkardığı kayıt olan “Love me do”.

*****

Bir Numara Abonesi


Beatles’ın bir numaraya çıkan ilk parçası “Please please me”.

*****

Ve Beatles ABD’yi Fetheder


Avrupa’yı kasıp kavuran Beatles’ın ABD’ye gelişi de büyük olay olmuştu. Altmışların en önemli TV show’u “Ed Sullivan Show”a ilk kez 9 Şubat 1964’te çıktılar. Tahmini 73 milyon kişinin izlediği program bir rekordu.

*****

Altın İngiliz Rock Tarihi


Özellikle altmışların ikinci yarısında İngiltere’de Rolling Stones isimli grup Rock’n’roll’un yeni efsanesi olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. “Satisfaction” şarkıları Rock tarihinin marşlarından biri oldu. 

*****

Çilek Tarlalarına Yolculuk


Müzik dünyası yetmişli yıllara yaklaştığında özellikle Rock arenasında deneyselliğin doruğa çıktığı bir devre yaşıyordu. Beatles tarihe geçen “Sgt. Pepper’s Lonely Band” albümüyle adeta bu hareketin bayraktarlığını yapıyordu.

*****

Rock Dev Konserlerle Beslenir


Altmışların sonunda tüm dünyayı kasıp kavuran özgürlük hareketleri Rock’n’roll’da ruhunu bulmuştu. Özellikle devasa katılımların olduğu konserler de bu hareketlerin imzası haline geldi. 1967 Monterey Pop Festivali sözkonusu etkinliklerin ilk adımı olarak küresel çapta büyük ses getirdi ve Woodstock gibi efsanevi konserlerin önünü açtı. Jimi Hendrix gibi bir süperstar özellikle bu tür konserlerdeki performanslarıyla Rock’ın ölümsüzleri arasına girdi.

*****

Kitapta ayrıca Andy Warhol’un himayesinde Velvet Underground’un yarattığı Pop Art rüzgarları, Bob Dylan’ın elektro gitarla buluşması, Marvin Gaye’nin “What’s Going On” ile açtığı yeni pencere, yetmişlerin başına doğru ardı ardına gelen genç yıldız ölümleri (özellikle Jim Morrison efsanesi), David Bowie’nin yarattığı 70ler ikonu Ziggy Stardust, “The Harder They Come” filmi ile tüm dünyanın Reggae ile tanışması ve Bob Marley’in efsaneleşmesi, Bruce Springsteen’in engellenemeyen yükselişi ve Sex Pistols ile simgeleşen punk patlaması da önemli köşebaşları olarak detaylı olarak irdelenmiş. Kısacası Rock’n’roll’un yetmişlerin sonuna doğru geçtiği tüm önemli formasyon ve kültür değişiklikleri de mercek altına alınmış.

Kitap Punk mottosu “Gelecek Yok” ile sonlansa da James Miller’ın geleceğe çok önemli bir miras bırakıyor, özellikle Rockseverlere…

Posted in Müzik | Leave a comment

Ermişlerin Bahçesinden 01 – Gichin Funakoshi

Büyük karete üstadı Gichin Funakoshi öldüğünde 88 yaşındaydı… Uzun ömründe neredeyse hiç doktora gitmemiş ve ilaç kullanmamış olan Funakoshi, tüm dünyanın yıllar sonra vurdulu kırdılı filmlerden tanıyacağı karete sanatını Japonya’da yaygınlaştıran öncü isimlerin başında geliyordu. Söz konusu filmler çekilmeden çok önce karatenin felsefi ve ruhani yönünü ortaya koyan eğitimleriyle sayısız insanın ufuklarında yeni pencereler açmıştı.

Japonya tarihinin belki de en acı dolu senelerinde doğmuş ve yaşamış olan üstad, 19. Yüzyılın ikinci yarısından 1950’lerin sonuna sarkan yaşantısında her türlü zorluğa rağmen ümidini hep korumuş, her türlü olumsuzluğu karate sanatı ile aşmış ve karate eğitiminin en önemli figürü haline gelmişti. “Çinli Elleri” anlamına gelen karate kelimesini “Boş Eller” olarak yenileyen Funakoshi geleneksel spora hakettiği saygınlığı kazandırmıştı.

Bu yazımda üstadın otobiyografisinden (“Karate Do Yaşam Yolum” – Dharma Yayınları 1996, Çeviri: Güneş Tokcan) hayat dersleri dolu pasajlar paylaşmak istiyorum, Funakoshi’nin ermişlik yolunda sadece karate sanatı ile sınırlandırılamayacak bir kişilik ve felsefeye sahip olduğunu açıkça ortaya koyan bu satırlar adeta bir yaşam rehberliği de sunuyor.

“Kanımca, insanın başına bela olan üç çeşit hastalık vardır; ateşe yol açan hastalıklar, gastro-entestinal sistemin kötü işlemesi ve bedensel yaralanmalar. Neredeyse değişmez bir kural olarak, kuvvetsizliğin nedeni zararlı bir hayat tarzına, düzensiz alışkanlıklara ve zayıf kan dolaşımına bağlanmaktadır.”

“Her hocam için ayrı hazırlanmış Budacı sunakta bir tütsü yakarım ve eğitimli vücudumu kötü bir amaç uğruna kullanmamak için kendi kendime yemin ederim.”

“Gerçekte, karate sanatının esası şu sözlerde toplanmıştır: ‘Karate nezaket ile başlar ve sona erer’.”

“Karate-do öğrencilerinin hedefi seçkin sanatlarını sadece mükemmel bir şekilde uygulamak değil aynı zamanda kalplerini ve zihinlerini de tüm dünyasal zevk ve gösterişlerden uzak tutmaktır.”

“Bu halat çekme yarışlarını (Üstad doğduğu bölge olan Okinawa’ya özgün halat yarışlardan bahsediyor) izlerken, sadece kazanma hırsı içinde olan takımın bunu başaramadığını halbuki kazanmak ya da kaybetmek hakkında fazla endişelenmeden spor yoluyla eğlenmek amacıyla yarışan takımın sıklıkla zafere ulaştığını öğrendim. Bu gözlem, halat çekme yarışı için olduğu kadar karate karşılaşmaları için de geçerlidir.”

“Sonunda karate ve sumonun nihai hedeflerinin aynı olduğu sonucuna vardım; hem vücut hem de zihnin eğitilmesi.”

“Karatenin en büyük faziletleri akıl ve alçakgönüllülüktür.”

“Herkes bilmek istemektedir, acaba uzun yaşamımı neye borçluyum? Benim samimi cevabım ise gizli bir reçetem olmadığıdır, sadece aşırılığa gitmem.”

“Asla midemi tam olarak doldurmam, kararınca yerim. Sebzeler, diyetimdeki en başta gelen unsurlardır, et ve balığa düşkün olmama rağmen her ikisini de sakınarak yerim.”

“Yazın sıcak şeyler, kışın da soğuk şeyler yemenin alışkanlığım olduğunu ve hep olageldiğini de belirtmeliyim.”

“Giysi olarak ise, kalın elbiseleri sevmem.”

“Uzun yaşamakla ilgili olarak edindiğim bir başka alışkanlık da hergün banyo almaktır, fakat ülkemdeki çoğu arkadaşımın tersine, çok sıcak su yerine ılık suyu tercih ederim.”

“Karate-do sadece belli savunma becerilerinin kazanılması değildir, bu sanatta ustalaşmak aynı zamanda toplumun iyi ve dürüst bir üyesi olmak demektir.”

“Çalışma sırasında ölümcül bir şekilde ciddi olmalısınız.”

“Teori hakkında endişelenmeden kalbiniz ve ruhunuzla çalışın.”

“Gerçek çalışma sözlerle değil tüm vücutla yapılır.”

“Kendini beğenmeden ve sabit fikirlilikten uzak durun.”

“Kendinizi gerçekte olduğunuz gibi görmeye ve diğer insanların yaptığı işlerdeki saygıdeğer şeyleri kabul etmeye çalışın.”

“Günlük hayatınızda, genel ya da özel ahlak kurallarına uyun. Bu kesinlikle uyulması gereken bir ilkedir.”

“Güçlü değil, kuvvetsiz olmalısınız.”

Niju Kun (Üstaddan Karate Öğrencilerine 20 Altın Kural): 

(Wikipedia’dan çevrilmiştir)

1) Karate selamla başlar ve biter.

2) Karatede ilk vuruş diye bir şey yoktur.

3) Karate adaletin yanında olur.

4) Önce kendinizi bilin, sonra başkalarını.

5) Psikolojik durum teknikten üstündür.

6) Yürek serbest bırakılmalıdır.

7) Felaket dikkatsizlikten doğar.

8) Karate, dojo’nun (Karate çalışma alanı) dışında devam eder.

9) Karate hayat boyu süren bir izsürüştür.

10) Karateyi herşeye uygulayın. Güzelliği oradadır.

11) Karate kaynayan bir su gibidir, sıcaklık olmadan, hareketsiz bir duruma dönüşür.

12) Kazanmayı düşünmeyin. Bunun yerine, kaybetmemeyi düşünün.

13) Rakibinize göre ayarlamalar yapın.

14) Bir karşılaşmanın sonucunu kişinin boşluğu ya da doluluğu nasıl değerlendirdiği belirler. (Zayıflık ve güçlülük)

15) El ve ayaklarınızı kılıç olarak hayal edin.

16) Kendi bahçenizden bir adım uzaklaştığınızda bir milyon düşmanla karşılaşırsınız.

17) Zorunlu duruşlar yeni başlayanlar içindir; sonrasında kişi doğal olarak durur.

18) Anlatılan teknikleri birebir uygulayın; gerçek kavga başka bir şeydir.

19) Gücü uzaklaştırmayı aklınızda çıkarmayın, vücudun uzamasını ve geri çekilmesini, tekniğin hızlıca ya da yavaşça uygulanmasını.

20) Yolu takibinizde sürekli dikkatli, çalışkan ve becerikli olun.

Posted in Ermişlerin Bahçesinden, Karate | 1 Comment

Futbolun Ustalarından Seçme Sözler

(1997 tarihli Andre Deutsch yayını “Visions of Football”dan derlenmiş ve çevrilmiştir.)

“Bir maçtan önce soyunma odasında futbolcuları yalnız bırakırım. Herkesin kendine has bir maça hazırlanma yöntemi vardır. O anlara karışmak aklımın ucundan geçmez. Bu yüzden maç öncesi son konuşmam 20 saniyeyi geçmez. Bazen o anlarda bile futbolcuların ne dediğimi dinlemediğini düşünmüşümdür.” – Johan Cryuff

“Kazanmak isterim hem de delicesine. Ben böyle büyütüldüm ve bildiğim tek yol budur. Bu bir zaafsa keşke daha fazla kişide olsaydı. İyi oynayıp oynamadığımı bilmek için gazetelere bakmama gerek yok. Başkasının bana söylemesine de gerek yok. İyi performans sadece gol demek değildir – golün yapabileceği en fazla kötü performansın üstünü örtmesidir ki bu da kötü bir şeydir.” – Alan Shearer

“Eninde sonunda topu ağlarla buluşturmak en önemli şeydir.” – Michel Platini

“Kim ne derse desin hiç bir sistem sahadaki oyunculardan büyük değildir. İstediğiniz tarzda oynayabilirsiniz, önemli olan önemli bir oyuncu grubu yaratmaktır.” – Cesare Maldini

“Adeta bir matador gibi diğer oyuncuların yanında kayıp gidecek kıvraklık kalitesine sahiptim. Bu müthiş denge hissiyatımdan geliyordu. Karşınızdaki engelleri aşmak için en önemli kalite değeri budur. Eğer o boğa size saatte 100 mil hızında koşuyor ve yolundan kaçmanız gerekiyorsa, dengeye sahip olmalısınız. Küçüklüğümden beri dengem çok iyiydi.  Hiç bir zaman bir oyuncunun beni sıkıştıracağını düşünmedim; sadece kendimi duruma göre ayarlıyordum. Bunun cesaretle ilgili bir yönü de var elbette, özellikle sizi yakalamaya çalışanları altetme çabası düşünüldüğünde…” – George Best

“Hızlı olmak bir avantajdır. Ama amaçsız koşmanın hiç bir değeri yoktur. Hızlı hareket ettirilmesi gereken toptur, mümkünse ilk dokunuşta. Onunla koşturmak çoğu zaman değerli atak zamanını boşa harcamaktır.” – Ferenc Puskas

“Hedefler koymam. Sadece işimi yaparım ve başkasından da aynısını beklerim. Çene çalmam. Sahaya çıkarım ve işimi yaparım.” – Kenny Daglish

 

Posted in Futbol | Leave a comment