32 Maddede Kişisel Dünya Kupası Tarihim

maradonaDünya Kupası, futbolun tartışmasız en büyük şölenlerinden biri. Ne kadar teknolojinin baş döndüren hızı ve internet devriminin yayılma gücü ile her konu gibi futbol da kolay tüketilebilir hale gelse de söz konusu en büyük kupa her zaman biz futbolseverlerin yüreğini kıpır kıpır ettiriyor.

Bilinçli olarak seyrettiği ilk kupa 1982 İspanya olan bu satırların yazarı yeni dünya kupasının eşiğinde kendisi için en heyecan verici anları derledi. Bu kişisel bir macera, ama umarım size de keyif verir. Futbolun güzelliği de içinde hem kitlesel hem de kişisel sayısız unutulmaz serüven içermesi değil midir zaten 🙂

  1. 1982 İspanya: Bizim nesilin tartışmasız idolü (ki hala yerini kimse alamamıştır) Armanda Diego Maradona‘nın büyük bir beklenti altında ezilmesi, özellikle İtalyanların hunhar tekmeleri içinde kalması ve sinirine hakim olamayarak Dünya Kupası’nı beklentilerin uzağında tamamlaması. Özellikle İtalyan kasap Gentile, Maradona’yı hunharca durdurmakla görevlendirilmişti.
  2. 1982 İspanya: Socrates, Zico, Eder, Falcao, Serginho gibi yıldızlara sahip gelmiş geçmiş en zarif Brezilya milli takımının şiir gibi gibi futbolunun İtalya yenilgisiyle son bulması – bu takımın bu kupayı alamamış olması futbolun adaletsizliğin önemli örneklerindendir 🙂
  3. 1982 İspanya: Kimsenin şans tanımadığı İtalya’nın sert savunma futbolu ve şike cezasından dönüp gelen Rossi’nin bitiriciliği (beleşçiliği mi diyelim) kupayı alması,
  4. 1986 Meksika: Kişisel Dünya Kupası tarihimin en müthiş kupasıdır. Maradona’mın daha hırslı bir şekilde geri dönüşü, takımı maestro gibi yönetişi ve tabiri caizse tek başına kupayı Arjantin’e getirişi,
  5. 1986 Meksika: Arjantin – İngiltere maçında Maradona’nın dünya kupası tarihinin en unutulmaz 2 anına imza atması: Önce çaktırmadan elle attığı gol, sonra ortasahadan topu alıp neredeyse tüm İngiltere takımını çalımlayıp, ağları bulması.
  6. 1986 Meksika: Futbol tarihinin en ikonik taraftar hareketlerinden “Meksika Dalgası”nın ortaya çıkışı, hala bile nadiren de olsa tribünlerde gördüğümüz güzelliklerdendir.
  7. 1990 İtalya: 86 kadar etkileyici bir formda olmayan Arjantin’in yine Maradona’nın üstün oyunu ve Canigga’nın golculüğü ile finale kadar gelmesi, finalde Almanya’ya tamamen uydurma bir penaltı ile 1-0 kaybetmesi, 
  8. 1990 İtalya: Kaderin cilvesi ile ev sahibi İtalya ile Arjantin’in karşı karşıya gelmesi, Maradona’nın özellikle Napoli’den seyirci desteği istemesi ve az buz sayıda olmayan bir desteğin Arjantin’e verilmesi, Arjantin’in İtalya’yı kupanın dışına itmesi,
  9. 1990 İtalya: Futbol tarihinin en ilginç kalecilerinden Kolombiyalı Higuita’nın topla oynama şehvetinin Kamerunlu kurt golcü Roger Milla tarafından cezalandırılması.
  10. 1994 ABD: Kolombiya’lı Pablo Escobar’ın kendi kalesine attığı gol ve ardından ne yazık ki fanatikler tarafından vurularak hayatına veda etmesi ki futbol tarihinin unutulmaz trajedilerindendir.
  11. 1994 ABD: Baştan aşağı zarafet ve yeteneğin sahadaki izdüşümü olan Roberto Baggio’nun finale kadar getirdiği İtalya’nın yine Baggio’nun kaçırdığı penaltı ile kupayı kaçırması, futbol nankör bir oyundur demiştik değil mi 🙂
  12. 1994 ABD: Maradona’nın sırtladığı Arjantin’de herşey iyi gidiyorken FIFA operasyonu ile yıldızın doping suçlamasıyla kupa dışına itilmesi ki hala biz Diegoseverlerin hazmedemediği bir durumdur.
  13. 1994 ABD: Virtiözler virtiözü Hagi’nin Kolombiya’ya attığı gol.
  14. 1994 ABD: Tarihin en renkli ve orjinal kaleci formalarına sahip olan Meksikalı Campos’un yine gözlerimizi alan kaleci formaları.jorge-campos1-1150x767.jpg
  15. 1994 ABD: Tarihin en sıkıcı Brezilya’sının dünya kupasına uzanışı, Bebeto’nun sonra klasik haline gelecek bebek doğuşunu anlatan gol sevinci.
  16. 1998 Fransa: Maestro Zidane yönetiminde Dechamps, Henry, Trezeguet, Desaily, Blanc, Pires gibi altın jenerasyon ifade eden Fransa’nın çok da zorlanmadan kupayı alışı, hatta finalde Brezilya’yı ezişi.
  17. 1998 Fransa: Kupa’nın önemli yıldızı Baba Ronaldo’nun finale gelindiğinde oluşan hastalık durumu, finale hasta çıktığı yönünde unutulmayan spekülasyonlar. Finalde gerçekten beklenilen çok altında performans göstermesi.
  18. 2002 Japonya-Kore: Bu kupa milli takımımızın üçüncü olarak gelmiş geçmiş en büyük başarımızı kazanması açısından gerçekten uzun uzun yazılacak ve anlatılacak bir kupa, çok sıralanacak şey var ama ana başlıklardan Hasan Şaş’ın Brezilya’ya attığı gol ve ardından “cool” gol sevinci ile başlayalım.
  19. 2002 Japonya-Kore: Her maçını işte, evde, okulda, sokakta soluksuz izlediğimiz milli takımımızı yarı finale çıkaran İlhan Mansız’ın müthiş altın golü.
  20. 2002 Japonya-Kore: Kalecimiz Rüştü’nün inanılmaz performansları, gözlerinin altındaki çizgilerle iyice ikonik bir figür hale gelmesi (ki ardından Barcelona’ya transfer oldu).
  21. 2002 Japonya-Kore: İlhan Mansız’ın Roberto Carlos’un aklını alan unutulmaz “rainbow” çalımı, adeta Ardiles’e selam çakışı.
  22. 2002 Japonya-Kore: Ümit Davala’nın mahalle berberlerinin bile portföyüne katmak zorunda kaldığı Son Mohikan stili saç kesimi,unit.jpg
  23. 2002 Japonya-Kore: Yarı finalde Brezilya’ya karşı Baba Ronaldo’nun pis burun golü ile kaybedişimiz.
  24. 2002 Japonya-Kore: Nefes kesen üçüncülük maçını Güney Kore önünde 3-2 ile galip bitirmemiz ve tarihimizde milli takımlar seviyesinde en iyi dereceye uzanışımız, maç sonunda oyuncuların hep beraber seyircileri selamlası.
  25. 2006 Almanya: Kimsenin fazla şans tanımadığı İtalya’nın gitgide daha çok beğenilen futbolu ile finale gelişi ve penaltılarla Fransa’yı yenip, kupayı alışı.
  26. 2006 Almanya: Bu turnuvada bizi üzen Arjantin’in turnuvadaki en iyi maçında Sırbistan sürklaese ederken 26 pas yapıp attığı gol.
  27. 2006 Almanya: Finalde Materazzi’nin terbiyesizliğini vurduğu kafa ile cezalandıran Zidane’nın dünya kupasına ve futbola efsane vedası.
  28. 2010 Güney Afrika: Açık ara favori olan Iniesta, Xavi, Villa, Torres, Puyol gibi altın jenerasyon idollerini barındıran gelmiş geçmiş en güçlü İspanya’nın kupayı alması.
  29. 2010 Güney Afrika: Yerel üflemeli çalgı vuvuzelanın maçlarda onbinlerce kişi tarafından çalınmasıyla oluşan korkunç gürültü kirliliği ki maçlarda sesi kapatıp seyretmemize sebep olmuştur 🙂
  30. 2010 Güney Afrika: Diego’muzun bu sefer teknik direktör olarak başında olduğu Arjantin’in başta umut vermesine rağmen çeyrek finalde Almanya tarafından hezimet uğratılması 😦
  31. 2014 Brezilya: Almanya’nın evsahibi Brezilya’yı tarihinin en unutulmaz skorlarından biri olan 7-1 ile rencide etmesi.
  32. 2014 Brezilya: Arjantin’imin çok heyecan vermemesine rağmen kararlı oyunu ile finale kadar çıkması ama Alman panzerlerine boyun eğmesi. (Lineker boşuna dememiş sonunda hep Almanya kazanır diye). Yine olmadı be Messi.

Bonus: İngiltere’nin hep penaltılarda kaybedişi.

 

Posted in Armando Diego Maradona, Dünya Kupası, Futbol, Güney Amerika, Uncategorized | Leave a comment

Britanya Kulüplerinin Armalarındaki Yazıların Sırrı

english-club-logos

Futbolun beşiği Büyük Britanya tarihte ilk kurulmuş kulüpleri topraklarında barındırıyor. İngiltere’den Galler’e, İskoçya’dan İrlanda’ya çeşitli lig seviyelerinde sayısız kulüp köklü futbol geleneğini sürdürüyor. Tarihten gelen en önemli miraslar arasında ise kulüplerin amblemleri geliyor.

Gözünüze büyük ihtimalle çarpmıştır, özellikle İngiliz kulüplerinin armalarında takım ismi dışında motto tarzında cümlelere rastlarız. Özellikle Latince’nin ağırlıklı olduğu bu cümleler acaba ne anlama geliyor?

İnternette araştırma yaptığımda bu ilginç konuyla ilgili özellikle yurtdışında çeşitli yazılar olduğunu gördüm. Ben ise incelenen lig ve takım sayısını daha da derinleştirip, BBC’deki tüm Britanya ligleri listelerine göre bir tarama yaptım.

Amblemlerin içindeki yazıların sırlarını öğrenmeye hazır mısınız?  İşte özellikle ünlü kulüplerden daha az bilinenlere arma yazıları ve anlamları:

Aston Villa:
Prepared / Hazırlanmış, Hazır

Blackburn Rovers:
Arte Et Labore / Yetenek (Ustalık, Sanat) ve Emekle

Everton:
Nil Satis Nisi Optimum / Sadece En İyi Yeterince İyidir

Liverpool:
You’ll Never Walk Alone / Asla Yalnız Yürümeyeceksin

Manchester City:
Superbia In Praelia / Savaşta Gurur

Queens Park Rangers:
Loftus Road London / Londra Loftus Road Stadyumu

Sheffield Wednesday:
Consilio et Animis / Akıl ve Cesaret

Stoke City:
The Potters / Çömlekçiler

Accrington Stanley:
Industry and Prudence Conquer / Endüstri ve Akıl Fetheder

AFC Fylde:
Gaudeat Ager / Yeşil Saha Işıldasın (Keyif Dolu Olsun)

AFC Telford United:
Numquam Obliviscere / Asla Unutmayacağım

Altrincham FC:
Altrincham En Avant / Altrincham İleri

Aldershot Town FC:
The Shots / Atışlar (Vuruşlar)

Barnsley FC:
Spectemur Agendo / Bizi Yaptıklarımızla Yargılayın

Basingstoke Town FC:
Vestigia Nulla Retrorsum / Ayak İzleri Geri Gitmez

Blackpool FC:
Progress / İlerleyiş

Boston United:
The Pilgrims / Hacılar

Bradford City:
The Bantams / İspenç Horozları

Bradford Park Avenue:
Progress Industry Humanity / İlerleyiş Endüstri İnsanlık

Braintree Town FC:
The Iron / Demir

Burton Albion:
Brewers / Arpacılar

Bury FC:
Vincit Omnia Industria / Endüstri Her Şeyin Üstesinden Gelir

Carlisle United:
Be Just And Fear Not / Adil Ol ve Korkma

Chelmsford City:
Many Minds One Heart / Sayısız Kafa Tek Yürek

Chorley FC:
The Magpies / Saksağanlar

Crawley Town:
West Sussex – Noli Cedere – Red Devils / Batı Sussex – Vazgeçme – Kızıl Şeytanlar

Curzon Ashton FC:
Labor Omnia Vincit / Emek Her Şeyin Üstesinden Gelir

Dartford FC:
Floreat Dartford / Serpil (Coş) Dartford

Ebbsfleet United:
The Fleet / Filo

FC Halifax Town:
The Shaymen / Şamanlar

Gosport Borough:
God’s Port, Our Haven / Tanrı’nın Limanı, Bizim Sığınağımız

Hartlepool United:
The Town’s Club / Şehrin Takımı

Hayes & Yeading United:
Porro Simul / Beraber İleri

Kilmarnock FC:
Confidemus / İnanıyoruz

Newport County AFC:
Exiles / Sürgünler

Oxford City FC:
Civitas Oxoniensis – Fortis Est Veritas / Oxford City – Gerçek Kudretlidir

Peterborough United:
Upon This Rock / Bu Kaya Üstünde

Rochdale A.F.C.:
Crede Signo – The Dale / İşarete İnan  – Vadi

Scunthorpe:
Iron / Demir

Shrewsbury FC:
Floreat Salopia / Shropshire Yücelsin

Stalybridge Celtic:
Absque Labore Nihil / Emek Olmadan Hiç Bir Şey Olmaz

Swindon Town:
Salubritas Et Industria / Sağlık ve Endüstri

Weston Super Mare:
Ever Forward / Hep İleri

Woking FC:
Fide Et Diligentia / İnanç ve Çalışmayla

Worcester City:
Civitas In Bello Et Pace Fidelis / Savaşta ve Barışta İnanç Dolu Bir Şehir

Wrexham AFC:
Ich Dien / Hizmet Ederim

Yeovil Town:
Achieve By Unity / Birlik Olarak Kazan

Posted in Futbol, Premier League | Tagged , , , , , | Leave a comment

10 Maddede Ritchie Blackmore Neden Rock Dünyasında Etkisi En Büyük ve Net Gitaristtir?

Ritchie Blackmore’un hayatını anlatan keyifli belgeseli izledikten sonra bu yazıyı yazmam gerektiğini düşündüm. Uzun yıllara yayılan müzik yolculuğunda benzersiz yeteneği ve karakteri ile ulaştığı saygıdeğer statü yine de hakettiği değeri almadı kanımca. İngilizce dilinde bunu “underrated” yani değeri tam verilmemiş, hakettiği değerin karşılığını bulamamış anlamlarına gelen tek ama çok güçlü bir kelime ile harika bir şekilde ifade ediyorlar.

Rock tarihinin başlangıcını Jimi Hendrix olarak belirlemiştir ekseri çoğunluk. Buna itiraz edecek fazla kişi çıkmaz sanırım. Jimi’nin bu statüsünün yanı sıra kişisel görüşüm odur ki Rock ve  özellikle metal tarihinin dünyada etkisi en büyük ve net gitaristi Ritchie Blackmore’dur. Hatta çağdaş gitar virtüözlüğü Ritchie Blackmore ile başlamıştır desek abartmış olmayız.

Bunları iddia ederken tabii ki nedenlerini sıralamadan geçemeyeceğim:

  1. Eline her elektro gitar alan çocuğun ilk öğrendiği gitar riffi büyük olasılıkla “Smoke On the Water”ın giriş riffi  olacaktır. Basitlikteki mükemmelliği en güzel şekilde ifade eden bu riff bile Blackmore’un riffi yaratmasının üstünden kaç yıl geçerse geçsin nasıl yaygın bir kitleye hitap ettiğini/edeceğini ortaya koymaktadır.
  2. Sürekli yeniliklere yelken açan gitar çalma stiliyle kendini tekrardan uzak durmuş, her yeni projesinde tükenmeyen yaratıcı yönünü ortaya çıkarmıştır. Stilinde değişmeyen tek şey varsa tavizsiz “Rock” duruşudur. Çizgisinden sapmamak adına Deep Purple’ın en şaşalı döneminde bile yolları ayırmaktan geri durmamıştır.
  3. Mistik, çekinilen ve zor bir karakter olma özelliği ile sahnede ve sahne dışında tam anlamıyla bir Rock yıldızıdır. Ortaçağ kültürüne olan saplantılı ilgisi, sevdiği dostlarına yaptığı kaldırılması zor şakalar, sahnede bulunduğu bölgeyi grubun diğer elemanlarına men etmesi, bir dönem Rainbow solistliğini verdiği Graham Bonnet’in kısa saçına takması gibi sayısız ilginçlik onun kişilik olarak da ne denli farklı bir sanatçı olduğunu gösteriyor.
  4. Bir çok öncü Rock sanatçısının aksine uyuşturucu ve alkol problemlerinden uzak durarak yaratıcılığını ve sahne formunu hep üst seviyede ve uzun soluklu tutabilmiştir. Şu an bile ileri yaşına rağmen tarz olarak Orta Çağ müzikleri yaptığı eşi ile müzik yolculuğuna devam etmektedir.
  5. Gitarın sert yönünü de ortaya çıkararak günümüz metal gitaristlerinin öncüsü olmuştur. 1970 tarihli Deep Purple albümü “In Rock”ın giriş şarkısı “Speed King” bile dönemine göre ne kadar sert bir gitarist olduğunu gösteren bir marş niteliğindedir.
  6. Sololarında kullandığı klasik müzik pasajları ile günümüz virtüözleri için yepyeni bir vizyon getirmiştir. Bu yönde evrilen virtüözlüğü yıllar sonra tüm dünya çapında bir seviyeye getiren Yngwie Malmsteen’in gitara başlama sebebi Blackmore’un bir konserin gitmesi ve büyülenmesidir. Nitekim Malmsteen’in hep kullandığı elektro gitar da ustası Blackmore gibi Fender Strat’tır.
  7. Popüler kitlelere ulaşma konusunda da Blackmore farkını göstererek “Since You Been Gone”, “Street of Dreams” ve “All Night Long” gibi hitlere imza atmıştır. Besteci yönünün farkı listelerde de kendi göstermiştir. Bir gitaristin bu kadar tavizsiz bir Rock hatta Hard Rock çizgisinde olup, bu kadar etkisi büyük hit şarkılara imza atması çok rastlanan bir durum değildir.
  8. Deep Purple’ın ilk albümlerinde bile çalış stili dönemin gitaristlerinden çok farklı ve yenilikçi olmuştur. Eric Clapton ve Jimi Page gibi aynı dönemin efsane isimlerden ayrıldığı en önemli noktalardan biri budur. Clapton ve Page Blues kökenlerinin üzerine çok da fazla koymadan ilerlerken Blackmore stilindeki gelişimi gözle görülür, kulakla duyulur şekilde göstermiştir.
  9.  Dönemi için hız ve teknik açısından çok farklı bir noktada olsa da önceliğinin melodi ve güzel besteler olduğunu, soloların gittiği noktaların bile bir anlam ifade etmesi gerektiğini hem performansı hem de söyleşileriyle ortaya koymuştur.
  10. Müzik tarzı, giyim stili, dominant-yüksek egolu yapısı ve mistik kişiliği ile sanatçı kelimesini sözlükte tam karşılığıdır, Clapton-Page Blues ise Blackmore Hard Rock hatta metaldir. Heavy metal’in tam anlamıyla ilk grubu ifade edilen Black Sabbath’ın gitaristi Tommy Iommi bile kanımca Blackmore’dan daha Blues’dur. Buradan Blues’u değersizleştirmeye çalıştığım kesinlikle düşünülmesin, Blues’u yürekten seven bir müzik tutkunu olarak sadece Blackmore’un net farkının altını çizmektir hedefim.

Tüm bunların ışığında en yakışıklı mıdır, en hızlı mıdır, en teknik midir, en duygulara hitap eden midir, en sert midir, en havalı mıdır, en deli midir bilemem ama Rock dünyasında etkisi en büyük ve net gitarist Blackmore’dur diyorum sevgili dostlarım…

 

 

Posted in Blues, Gitar, Müzik, Rock | Tagged , , , , , , , , , | Leave a comment

Endüstriyel Futbol Ne Menem Bir Şeydir?

old-football-goals

Öncelikle şunu söyleyeyim eski futbol zamanlarını umutsuzca arayan futbol Don Kişotları’nın fahri sözcüsü olarak bir yeldeğirmeni ordusuna karşı yenilgimizi peşinen kabullenmiş durumdayım. Önümüzde dikilen dev artık öyle devasa bir güce ulaşmıştır ki kurduğu düzen geri dönülemeyecek şekilde kök salmış, tek dişi kalmak şöyle dursun sürekli yenilediği otuz iki porselen dişiyle bize pis pis sırıtan bir canavar haline gelmiştir.

Yine de bu yenilgi eski günleri hasretle yad etmemi, futbolun güzel bir oyun olduğu zamanları dilim döndüğünce yeni nesillere aktarmamı durduramıyor. En azından bize ayak topunu sevdiren futbol sanatçılarına, mahallede ortada sıçan ile bizi çıldırttıktan sonra sabahın köründe maça götüren abilerimize, kendi menfaatinden ziyade takımın ve oyuncuların mutluluğunu düşünen yönetici amcalarımıza, gerçek anlamda cefa çeken tribün emekçilerine boyun borcum olduğunu düşünerek yazmadan edemiyorum.

Peki bu endüstriyel futbol ne menem bir şeydir?

Otuz kusur yılı aşkındır o sihirli meşin yuvarlağın peşinde olan bir futbol dilencisi olarak sizi temin ederim ki pek fena bir şeydir…

Pek fena bir şeydir çünkü oyunun merkezine artık o en güzel duyguları değil, parayı koymuştur, hatta saçmıştır. Kağıt üzerinde oyunun en adil şekilde oynanmasını sağlayacak küresel kurumlarında bile rüşvet, çıkar ilişkileri ayyuka çıkmış, futbol yöneticiliği artık güç ve iktidar sahibi olmanın en kestirme yolu haline gelmiştir. Sporun yanından bile geçmemesi gereken politik oyunlar futbolun olağan parçası olmuştur.

Pek fena bir şeydir zira parayı veren düdüğü zaten çalarken futbolda servet sahibini düdük bile kesmemiş, altın kaplama trompetin peşinde koşar olmuştur. Bir şeyhin parmak şıklatmasıyla yüzyıla yakın futbol tarihi olan kulüpler el değiştirebilmekte, her sene sadece belli dev kulüplerin finallere ulaşabildiği sözde çok rekabetçi turnuvalarda milyonlarca dolarlık reklam bütçeleri havada uçabilmektedir. Helmuth Ducadam’ın elleriyle devleştiği bir Şampiyonlar Ligi finali yaşamak, altyapıdan çıkmış gencecik bir onbirin kupanın kulbunu tutmasını görmek ya da belli ülkeler dışından çıkmış bir şampiyonu alkışlamak artık imkansızdır.

Pek fena bir şeydir neden mi? Artık profesyonel futbolculuk serüveni milyonlarca fakir gencin aileyi tek kurtarma umudu olarak sarıldığı, oynamayı sevmekten ziyade oynamak zorunda olduğu bir sömürü mekanizması haline gelmiştir. Sadece şanslı milyonda birin profesyonel hayatı boyunca futbol simsarlarının elinde bir o yana bir bu yana gönderilip, o kulüpten bu kulübe pazarlandığı doymak bilmeyen bir düzen, acımasız bir yetenek öğütücüsü olmuştur.

Pek fena bir şeydir nasıl mı? Taraftarı müşteriye indirgeyerek, oyunun sadece sefasını parlatarak aklınca şımartmaya kalkmıştır. Ama ortaya çıkardığı profil bir yanlış pasa bile tahammül edemeyen ve sahada her şeyi geçelim ekmeği için ter döken oyunculara sanal dünyadan en ağıza alınmayacak küfürleri saydırmayı kendinde hak gören insaf yoksunu bir yaratık haline gelmiştir.

Pek fena bir şeydir, şunu da unutmayayım. Bu fenalık hali sembol futbolcuya, bayrak adama tahammül edemez. Yıllarca aynı formanın giyilmesi, karşı tribünlerin bile saygısının kazanılması çok da hoşuna gitmez. Hareket olmazsa büyük para dönmez, daha çok forma satılmaz, dünya turuna çıkılmaz, “Çok büyük bir kulübe geldim, hayal ettiğim yerdeyim” cümleleri sekiz değişik kulüp için kurulmaz.

Pek fena bir şeydir, bir de ne mi var: Tribünle sahanın arasına mesafe kor, herkesi koltuğa çivilemeye and içer. Golden sonra tribüne koşan ve taraftarla kucaklaşan topçuya ceza verir, potansiyel baş belası olarak gördüğü kitleyi mümkün olduğunca dizgin altında tutmaya çalışır. Paralı kanaldan maç seyretme zorunluluğuyla parasız adamın tuttuğu takımı canlı seyretme şansını ortadan kaldırır. Zaten parasız adamın da onun için hiçbir değeri yoktur, olmasa daha iyidir.

Uzun lafın kısası “Futbol borsada değil, arsada güzel”*dir ama endüstriyel futbol arsayı üzerine dikilip, borsa gibi parayla oynanacak yapılar için sever. O arsalarda yapılan mahalle maçları azaldıkça endüstriyel futbol fenalığını artıracaktır. İnanın bana futbolsever dostlarım, “endüstriyel futbol” pek fena bir şeydir…

*Metin Kurt’un sözü

Posted in Armando Diego Maradona, Futbol | Tagged , , , | Leave a comment

Efsane Blues Gitaristlerinden İlginç Sözler

guitarist-blues-guitar-heroes

Gitar dünyasının en saygıdeğer yayınlarından Guitarist dergisi dönem dönem gitarseverler için koleksiyonluk özel sayılar çıkarıyor. Bu sayılarda özellikle ünlü gitaristlerle yapılan röportajlar ve gitar tarihi ile ilgili ilginç bilgiler ve nefis fotoğraflar yer alıyor.

Guitarist’in “100 Guitar Heroes” adlı toplamasında yer alan ilginç gitarist sözlerini başka bir yazımda paylaşmıştım. Şimdi sıra spesifik olarak Blues efsanelerinde. Çevirilerimle sizi karşı karşıya bırakıyor, okurken arka plana güzel bir Blues albümü koymanızı tavsiye ediyorum 🙂

“Son 10-15 yılda gitar müziğinin kökenin nereden geldiğini bilmeyen o kadar çok gitariste denk geldim ki…” – Eric Clapton

“Binlerce beyaz gence çalmak… Bir düş gibiydi. Beyaz insanların blues’dan hoşlandığını bilmiyordum…” – Albert Collins

“Yaptığım müzikle ilgili ilginç olan şey kulağa basit gelmesi, ama gerçekte basit olmaması…” – Bo Diddley 

“Benim gibi bir blues gitaristi olduğunda sanırım yüreğinden çalman gerekir. Müziği yaşıyor ve müzik için ölüyorum…” – Buddy Guy

“Müziğimde politikadan bahsetme fırsatını bulmanın çok önemli olduğunu hissediyorum ve bundan dolayı düşman ediniyorsam – açıkçası bu zaten planımdı!” – Ben Harper

“Blues orjinalde bizim müziğimizdi. Ama İngiltere’deki müzisyenler onu patlattı ve ABD’ye geri getirdi.” – John Lee Hooker

“Caz, rock’n’roll ve bazı hip-hop şarkılarından hoşlanıyorum. Hoşlanmadığım bir müzik türü aklıma gelmiyor.” – BB King

“Bence bir blues müzisyeni olarak anılmak hoş bir durum, ve bu değişim kuvvetle muhtemel hayatımda yaptığım en önemli hareketti.” – Gary Moore

“Blues sanatçısı olmaktan gurur duyuyorum ama sadece beş albüm satan bir blues sanatçısı olmak beni tatmin edecek bir durum değil. Ticari açıdan başarılı bir blues sanatçısı olmak istiyorum. Ulaşabileceğimiz en büyük kitleye çalmak istiyorum.” –   Joe Bonamassa

“Müziğin ilk kuralı – eğer sen onu hissetmiyorsan, seyircin nasıl hissedecek? Akorları ve teknikleri öğrenmeden önce asıl müziği hissetmelisin.” – Carlos Santana

“Eğer bir konserimden önce birinin albümünde ya da konserinde hoşuma giden bir şeyler duyarsam büyük ihtimalle konserimde onu icra ederim…” – Johnny Winter

“Blues’u çok sevmeme rağmen, formatı hep oldukça sınırlayıcı buldum. ” – Peter Green

 

 

Posted in Blues, Gitar, Uncategorized | Tagged , , , , | Leave a comment

En Güzel Üçlüler 15 – Erol Evgin, Melih Kibar, Çİğdem Talu

Zamanında Türk Pop’unu kasıp kavuran Erol Evgin fenomeninin arkasında bir üçlü yatıyordu. Melih Kibar müzikleriyle, Çiğdem Talu da sözleriyle Erol Evgin için muhteşem şarkılar ürettiler. İki büyük sanatçı da aramızdan ayrıldı ama “Hep Böyle Kal”, “İşte Böyle Bir Şey”, “Sevdan Olmasa”, “Söyle Canım” ve “Bir de Bana Sor” gibi unutulmaz eserleri hiçbir zaman dillerden düşmeyecek…

Posted in En Güzel Üçlüler | Leave a comment

İsminiz 560 yıllık isimler arasında mı?

Halil İnalcık The Survey of İstanbul, 1455

Halil İnalcık hocamız tarih konusunda yaşayan en büyük efsanelerimizden biri. Özellikle Osmanlı tarihi üzerine yaptığı çalışmalarla sayısız değerli eseri tarih literatürümüze kazandıran İnalcık, yapıtlarındaki kaynak titizliği ve detaylı bilgi farkıyla da konusunda en otoriter isimlerden biri durumunda.

Koca bir çınar gibi yapıt vermeye, etkinliklerde bilgilerini paylaşmaya devam eden hocamızın en ilgimi çeken çalışmalarından biri “The Survey of Istanbul 1455” adlı İngilizce çalışması oldu. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethinden sonra şehirde nüfusu artırma yönünde de çalışmalar yapılır. 1455 yılında İstanbul’da Galata başta olma üzere belli bölgelerdeki kitleyi analiz eden (hanelerde yaşayanların isimleri, işleri vb. gibi bilgileri kayda alan) bir defter çalışması adeta bir nüfus sayımı yapılır.

İşte Halil İnalcık hocamız 560 yıllık bu eseri tarihin derinliklerinden çıkarıyor ve günümüze kazandırıyor. Benim eserle ilgili en ilgimi çeken konuların başında ise o dönemki isimler geldi.

Bakalım sizin isminiz de 560 yıllık isimler arasında geçiyor mu?

1455’de kaydedilen isimlerden bugün de kullanılanlar:

Zekeriya, Hayrettin, Mustafa, Hacı, Hızır, Yusuf, Yakup, Mehmet, Süleyman, Sinan, İshak, Halil, Musa, İbrahim, İlyas, Ahmet, Recep, Ali, İsmail, Şahin, Hamza, Kasım, Yahya, Abdurrahman, Halil, İsa, Yusufhan, Seyit, Osman, Şeref, Doğan, Bekir, Derviş, Sadık, İdris, Aslıhan, Hüseyin, Yunus, Mesut, Mahmut, Doğan, Adil, Dursun, Dumrul, Hasan, Aziz, Durmuş, Davut, İskender, Tahir, Arslan, Ömer, Ramazan, Abdi, Murat, Elvan, Resul, Melek, Eyüp, Devlet, Armağan, Adil, Mürsel, Şaban, Harun, Emir, Nadir, Saadet, Sultan

1455’de kaydedilen isimlerden bugün pek ya da hiç rastlamadıklarımız:

Karagöz, Tanrıvermiş, Müslime, Turahan, Mu’arrif, İvaz, Bali, Eynehan, Ömru, Torud, Menteşa, Kutluca, Yahşi, Abdi Fakih, Muhammedi, Seydi, Müstecib, Mevlana Sinabi, Sarı, Nasif, Gül Hatun, Begi, Bazarlu, Bahşayiş, Ahad, Balaban, Yeğen, Ali Haydari, Mevlana Tusi, Gülpaşa, Taşbegi, Kalfal, Kılaguz, Mukbil, Talib Abdal, Ungurus, Sevindik, Eyne, Şeyhpaşa, Düdükcüoğlu, Oruçbey, Muslihiddin, Karakoç, Enbiya, Timurtaş, Safi, Ayvad, Karasaka, Elvend, Fakib, Savcı, Umurca, Nebi, Hoşkadem, Sabur, Yulad, Hızıroğlu, Umur, Sandal, Demirtaş, Fazlullah, Devlethan, Türkman, Habib, Şirmerd, Uğurlu, Saruca, İhtiyar, Fakı, Ahi Abd, Piri, Mikayil, Aydoğmuş, Bekmiş, Tarhan, Karaca, Güçaslan, Nimetullah, Sultanşah, Turalı, Yarar, Saltuk, Sülemişoğlu, Eynebeyi, Gedük-Saruca, Hamzabey, Nasef, Hazır, Musta, Hoca, Firuz, Karaman, Hacı Direk, Baba, Bican, Cevher Hatun, Civan, Kelef Hatun, Sürme Hatun.

Kaynak: Halil İnalcık, The Survey of Istanbul 1455, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010

Posted in Osmanlı Tarihi, Tarih | Tagged , , , | Leave a comment

Classic Rock 200’den Damıttıklarım

classic-rock-200

Classic Rock, gerçek Rock ruhunu yaşatmaya çalışan nadide yayınlardan biri. Yıllardır istikrarlı çizgisiyle altmışların & yetmişlerin atmosferini günümüze taşıyor. Güzide yayın yakın zamanda 200. sayısını kutladı. Birbirinden keyifli ropörtajların bulunduğu bu özel sayı bir de 200 şarkılık bir liste içeriyor. Classic Rock editörlerinin son yirmi yılda en keyif aldıkları şarkılardan oluşan liste sayesinde “yeni” ama eski ruha sadık gruplarla tanışma şansım oldu. Bu arada liste tabii ki hala müzik yapan efsaneleri de içeriyor.

200 şarkılık listeden en çok beğendiğim 10 şarkıyı paylaşmak istiyorum, aslında çok beğendiklerimin sayısı elliyi buluyor, belki de onlar da başka yazılarda bana eşlik eder…

Bir büyük Rock düşünürünün dediği gibi “Long Live Rock’n’Roll”, dostlar 🙂

One Last Soul – BLACK COUNTRY COMMUNION
Süper gruplardan haz etmeyenlerin bile fikrini değiştirebilirler, virtiöz egosuz damar Rock…

Curl of the Burl – MASTODON
Kemik Stoner Rock rifflerini taramalı tüfek edasıyla süsleyen bateri atakları… Bu grup Rock’ın şanlı bayrağını geleceğe taşıyan neferlerden…

Money, It’s Pure Evil – BIGELF
Altmış ve yetmişlerin özgürlük dolu rüzgarlarını anlamlı sözler ve David Gilmour’u hatırlatan solosuyla harmanlayan müthiş şarkı…

Rock’n’Roll Train – AC/DC
Bu tren 40 yıldır Rock’ın raylarında durmadan ilerliyor, üç akorla içimizdeki ateşi yangına çeviriyor.

Elephant- TAME IMPALA
Beatles kapımızı çalmış ve ikibinonlara sihirli bir geri dönüş yapmış gibi…

Check My Brain – ALICE IN CHAINS
Layne Stanley’den sonra onun tadında bir hit, AIC’den beklediğimiz gibi karanlık ve hipnotize edici…

I Gotsta Get Paid – ZZ TOP
Sakallar da kemik Bluesy Rock gibi yıllardır aynı istikrarda…

Foxhole Jesus Christ – SILVERTIDE
Kaliteli American Rock’ı, Ugly Kid Joe vokallerini andıran tınılar ve mükemmel sonuç…

Still Unbroken – LYNYRD SKYNYRD
Efsaneyi direkt kayırıyorum, hala canavar gibiler şarkıda dediği gibi… “Hala yalnız, hala hayatta, hala dimdik ayakta…”

Magnetic Baby – SEMI PRECIOUS WEAPONS
Tam anlamıyla fırlama bir başyapıt, yerinde duramıyor aynen Rock gibi…

Posted in Gitar, Müzik, Rock | Leave a comment

Sezgin’in Ardından…

Sonunda Ali Sami Yen’in son tuğlası da koptu yerinden ve karıştı sessizce tarihe… Sezgin Özcimbomlu aramızdan ayrıldı…

Yakından tanısak da tanımasak da sarı kırmızılı karelerin hep içindeydi o engelsiz aslan yürekli adam. En büyük zaferlerde, hezimetlerde, en heyecanlı günlerde Ali Sami Yen’in köşe gönderinde aynı yerindeydi… Prekazi’nin, Hakan’ın, Hagi’nin koştuğu kucaklaştığı karenin içindeydi…

Ali Sami Yen gidiyordu ya güzel futbol günlerini de yanına alarak, mahalle maçlarının, yarıya bölünmüş tribünlerin, derbi sabahlamalarının, en saf sevgiyle bağlanmanın anılarını da yanına alarak, en son Sezgin çıkıyordu staddan yüzünde o her zamanki gülümsemesiyle…

Tarık Hodzic’in (ki biz ona Hoçiç derdik büyük hayranları olarak) sarı kırmızılı formayı giydiği günlerde başarılı santraforun attığı gol sonrası gol sevincinde sakatlanarak ömür boyu sandalyeye bağlı kalmıştı Sezgin. Tarık Hoçiç 16 golle ilk yabancı uyruklu gol kralı olmuştu ligimizde. Biz Hoçiç’i çok sevmiştik, Hoçiç yurtdışındaki restoranına Galatasaray  ismini vermişti. Sezgin Galatasaray’ı çok sevmişti, ömrünü sarı kırmızıya vakfetmişti.

Prekazi’yle özel bir bağı vardı Sezgin’in. Bizim özel bir bağımız vardı Prekazi’yle. Prekazi’nin özel bir bağı vardı sarı kırmızıyla. Her golden sonra koştuğu gönder ve kucaklaştığı kişi belliydi Prekazi’nin. Arena’yı çok sevemedi Prekazi Ali Sami Yen’in yıkılışına ilişkin “Babam da öldü ama hala onu çok seviyorum unutmuyorum” dedi bizi de yüreklerimizden vurarak. Sezgin de sevemedi Arena’yı fazla. Köşe gönderinde artık yoktu yeri. Uzaktı oyunculardan, Prekazi’li günler artık geçmişteydi, endüstriyel futbol dişlerini tüm dünyaya geçirmişti, sıra bize de gelmişti, Sezgin sarı kırmızılı oyunculardan uzak kalmayı sevmedi, sevemedi…

Soyadını bile Özcimbomlu yapmıştı bu yüreği sarıyla kırmızıyla çarpan adam. Sevgiyi belli formatlara sokan ve paketleyip, pazarlayan bir sistem için bunu tabii ki anlamak mümkün değildi. Tüm sevdalardan geriye kalanın sadece Galatasaray olduğunu bilen bir adam içinse bu hayatın tek gerçeğiydi. Gururla taşıdı soyadını, yaşamının sonuna kadar üstünden çıkarmadığı forması gibi…

Şimdi Sezgin’e eski günlere dönmenin sözünü veremeyiz. Aynı mahalleden rakip takımların taraftarları olarak yanyana maça gideceğimiz, tribünleri yarı yarıya paylaşacağımız, maç başlamadan önce saatlerce kuyrukta bekleyeceğimiz, her yerde rahatlıkla şampiyonluk kutlayabileceğimiz, parasız kardeşleri tribüne sokabileceğimiz zamanlara geri döneceğiz diyemeyiz. Mahalle maçı yapan gençlerin arasına dalıp top çeviremeyiz, rakip takımı tutan esnaf ağabeylerle makara geçemeyiz, arma için sahaya çıkanın peşine düşemeyiz.

Sezgin belki de son sembollerden biriydi romantik futbol günlerinden kalan. Unutmamak öncelikle taraftarın boynunun borcu, renk takım arma ayrımı yapmadan…

Metin ağabey yanına uğurladık Sezgin kardeşimizi,  kaygılanırdık arkasından sen orada olmasan… Hep hatırlanacak son bir kare kaldı Sezgin’le Prekazi’yi bir gol sonrası kucaklaştıran…

Huzur içinde uyu Sezgin kardeşimiz… Unutulmayacaksın…

 

Posted in Futbol, Galatasaray | Leave a comment

Doğan Güne Aforizmalar 1

  • Hayat garip rastlantılar silsilesi…

  • Bir kapı kapanır, diğer kapı açılır, bu hikaye sürer gider, kapıları açıp kapamakla geçer ömür…

  • Kimisi için vicdanın sesi çok ağır… Kulakları sağır eden, kalbi sıkıştıran dayanılmaz bir gürültü… Vicdanın sesiyle baş edebilme insanlığın en dişli sınavlarından biri…

  • Havaya giren insan olduğu gibi bir de havaya sokan insan var. Aslında bu tatlı oyunlar da hayatın bir parçası. Hepimiz zaman zaman amatör tiyatro oyuncularıyız…

  • Kabullenmektir insanın önündeki en büyük hendek. Geçmeye çalışırsın, gerilip gerilip koşarsın, tam önüne gelip atlamaya ramak kalmışken durup kalırsın bir anda. Düşme korkusu adeta kilitler ayaklarını, tüm vücudunu. Midende dev bir ejderha alevler püskürtür, yakar içini. Bir de o hendeği geçtin mi yalnız rahatsın. Açık, masmavi, engin ve dingin bir denizde yol alan o hür yelkenli misali. Hendeği atlamak lazım, yapmak lazım bunu…

  • İnsan zamanın kaplumbağa hızında akmasını ister. Oysa zaman dinamik ve acımasız. Saat sürekli işliyor. Neden hiç yorulmuyor bilemiyorum…

  • İnsanlığın güzellik karşısındaki yenilgisini yüzyıllardır anlatıp, duruyoruz. Anlat anlat bitmedi estetiğe olan kayıtsız şartsız bağımlılığımız. Güzellik güneş gibi aydınlatıyor odaları. Pencereden bazen güneş girmese de kapıdan içeri güzellik giriyor. Biz farklı yeniğiz ölüm ve güzellik karşısında…

  • Hayatın senfonisi bazen acı tonlarda çalıyor, ama o da güzel bir renk. Karanlık olmadan aydınlığın değerini nasıl bilebiliriz? Düşmek kalklmakla yoldaş. Yenilginin bir adım sonrası zafer… Sonsuz mutluluk büyük yalan…

  • Tüm ışıklar kapandığında dostlarını hatırla. Seni sadece sen olduğun için kabullenen o güzel insanları. Sorgulamak bazen yorar benliği. Onlara kavuştuğunda bulursun tekrar kendini. Sevginin en sarsılmaz mihenk taşı dostluk, gerçek anlamdaki çıkarsız,  yalansız, hesapsız dostluk… Gerisi gelip, geçici…

  • Kendini yalnız hissettiğinde dünyanın da evrende ne kadar yalnız olduğunu hatırla. Belki çok alakasız bi avuntu bu ama sonuçta o sürekli dönmeye devam ediyor, çok takmıyor olup bitenleri, bazen hayatta kalmak için de yaşarsın, çünkü dünya döner, yeni bir gün ve yeni umutlar karşılar her sabah seni. Dünya bu konuda özenilecek örnek, kendisini üzüp durma insanoğlunun sanatı…

  • Çağdaş yaşam mutluluk için de formüller üretmek istiyor. Herkesin aynı olması büyük bir erdemmiş gibi. Birisi çıkıp, başkasının nasıl mutlu olacağını öğretmeye çalışıyor, oysa o gemideki kaptan sadece sensin. Dümeni bırakırsan nereye gideceğine başkaları karar verir. Sana nasıl mutlu olacağını anlatamam ama buna kendin karar vermelisin derim. Bu gemi senin, kaptan sensin…

Genca, 24/04/2013

Posted in Doğan Güne Aforizmalar | Leave a comment